8 Kasım 2011 Salı

Yılmaz Güney’i öldüremeyeceksiniz


Halkın sanatçısı, halkın savaşçısı Yılmaz Güney’i öldüremeyeceksiniz! O bizimdir, öyle de kalacak!
Tesadüf müdür nedir; Yılmaz Güney’le ilgili, onu doğum yıldönümünde anmak için bundan iki sene önce bir yazı yazmıştım. 1 Nisan’04 tarihi Yılmaz’ın 67. doğum yıldönümüydü, şimdi 69. doğum yıldönümü. Sözkonusu yazıda şunları yazmıştım:
“O’nu bizden aldılar ama O, gerek sanat alanında –sinemada–, gerekse de siyasi alanda geride bıraktığı eserlerle, düşüncelerle ezilenlerin beyninde, gönlünde yaşamaya devam ediyor. Türk hakim sınıfları Yılmaz Güney’in devrimci sanatının emekçi yığınlar arasında yarattığı olumlu etkiyi yıkmak için ne kadar çaba harcamışsa da, başarıya ulaşamamıştır, ulaşamayacak da!” (Sayı 28, sayfa 14)
Bu tespiti ne ilk kez ben yapmıştım, ne de son kez yapmış olacaktım. Burjuvazinin çanak yalayıcıları, köşe mi köşe yazarlarının devrimcilere, komünistlere saldırıları sürdükçe, halkın gözünden onları düşürmeye, kötülemeye ve sonuçta yoketme hedeflerine varmaya çalıştıkça da böylesi tespitleri yinelemek ve saldırılara karşı mücadelemiz de sürecek.
Düşmanın saldırılarına karşı mücadele ve Yılmaz’ı devrimci temelde anmak demek, onun bıraktığı devrimci mirasa sahip çıkmaktır. Yılmaz’ın kendisi geride bırakılması gereken miras hakkında şunları savunur:
“Arkadaşlarım,
Şerefli bir miras bırakmanın birinci koşulu, ezilenlerin yanında bilinçli bir biçimde saf tutmak ve kendimizi, ezen sınıfların gerici ideoloji ve kültürel etkilenmelerinden, düşünce biçimlerinden, alışkanlıklarından kurtarmak için sabırlı çaba sarfetmektir.
Safımız, her türlü sahteliği, grupçuluğu aşarak, başta işçi sınıfı olmak üzere, ezilen, sömürülen bütün emekçi kitlelerin birliği doğrultusunda, devrimci proletaryanın mücadele safları olmalıdır.
Bu safı içtenlikle ve inanarak seçmişsek, bu saflara karşı olan bütün gerici güçlere ve bu güçlerin ideolojik, siyasi, kültürel ve toplumsal etkilerine karşı, bilimsel sosyalizmin ilkeleri temelinde savaşmalıyız.
Bu görev, kendimizi ve çevremizi değiştirmeyi emreder. Bu görev, devrimci fedakârlığı, bilgi edinmeyi, yiğitliği ve alçakgönüllü olmayı emreder. Bu görev, devrim saflarını seçmiş insanların, eleştiri, özeleştiri temelinde birliğini emreder. Bu görev, devrim yolunu seçmiş insanların kardeşliğini, kitlelerle birleşmesini emreder.” (Yılmaz Güney, Siyasal Yazılar, sayfa 10-11, Güney Yayınları)
Yılmaz Güney bunları 1977’de doğumgünü vesilesiyle Kayseri Cezaevi’nde yaptığı konuşmada söylemektedir ve bugün için de güncel ve geçerlidir söyledikleri.
Burjuva kalemşorların Yılmaz’a saldırılarına, aslında Yılmaz’ın kendisi cevap vermektedir. O, ezilenlerin, proletaryanın safını bilinçli olarak seçmiştir. O, kendisini ve çevresini (dünyayı) değiştirme görevine sahip biri olarak görmektedir ve bunun için çalışmıştır. O, bu mücadelede başarıya ulaşmak için, öğrenmeyi, fedakârlığı, alçakgönüllü olmayı; O, devrimci mücadelede devrimcilerin hatalarını görme, özeleştiri yaparak aşmayı; O, tekkecilik-grupçuluk karşısında devrimcilerin birliğini; O, devrimcilerin kitlelerle birleşmesini… savunmuş, bunun için mücadele etmiştir.
Burjuva kalemşorların Yılmaz Güney’e saldırıları, gerçekte onun bu devrimci, komünist kişiliğinedir. O’nun işçileri, emekçileri bu bozuk, sömürü sistemine karşı bilinçlendirme çabasınadır. Onlar Yılmaz Güney’i kötüleyerek işçilerin, emekçilerin sisteme karşı mücadeleye eğilim göstermelerini engellemeye çalışmaktadırlar.
Onlar işçilere, emekçilere düşman, onlar devrimcilere, komünistlere düşman… Bu nedenle de her imkânı Yılmaz’ı kötülemek, onun sahip olduğu değerleri aşağılamak için kullanıyorlar. Ama çabaları boşuna!  Yılmaz’ın devrimci sanatını, onun komünist düşüncelerini ezilenlerin elinden alma hedeflerine ulaşamayacaklardır. Yılmaz’ın devrimci, komünist niteliğini öldüremeyeceklerdir. O bizimdir. Biz işçilerin, emekçilerin, ezilen halkların sanatçısı, savaşçısıdır o. Öyle de kalacak!
ERTUĞRUL ÖZKÖK NEYİN PEŞİNDE?
Güncel basını takip edenler okumuştur; Yılmaz’a saldırıda bu sefer öne çıkan Hürriyet gazetesi baş kalemşorlarından Ertuğrul Özkök.
26 Şubat’ta Milliyet gazetesi “Yılmaz Güney belgeseli çekecek” başlıklı bir haber yayınladı. Sözkonusu olan İngiliz Daily Telegraph gazetesinin Fatih Akın ile yaptığı bir söyleşi ve haberin haberi… Yani doğrudan Fatih Akın ile yapılan bir söyleşi sözkonusu değil. Bu haberde Fatih Akın’ın Yılmaz hakkında “O kahramandı. Biz hepimiz bir şekilde onun çocuklarıyız.” tespiti ile, Yılmaz Güney’in oğlu Yılmaz’ın Fatih Akın’a anlattığı söylenen “babasının kendisine Mao’nun konuşmalarını ezberlettiğini, Mao’nun sözlerini yanlış hatırladığında ise kulağını çektiğini söyledi.” biçimindeki Milliyet gazetesi muhabirinin anlatımıyla aktarılan bilgi de yer aldı.
Haberin doğru olduğundan yola çıkılsa bile, sözkonusu olanın esasta Yılmaz Güney ile ilgili bir belgeselin yapılmasıdır. Belirleyici olan da budur. Fatih Akın’ın “O  kahramandı. Biz hepimiz bir şekilde onun çocuklarıyız” demesi, Akın’ın kendisini ilgilendirir. Oğlu Yılmaz’ın “kulağını çekmesi” de Yılmaz’ın oğlunu, onun babasıyla ilişkisini ilgilendirir. Ki, oğul Yılmaz yaptığı basın açıklamasında babasının kendisini hiç dövmediğini açıkladı, haberi yalanladı.
Ertuğrul Özkök’ü rahatsız eden esas şeyin, Fatih Akın gibi tanınmış, iyi bir yönetmenin Yılmaz Güney belgeseli yapma çabası olduğu açıktır. Özkök, açıkça “ya bırak o komünistin belgeselini niye yapıyorsun” diyemediği için de burjuva sahtekârlığını, karalama yolunu seçiyor ve sözüm ona Fatih Akın’ın savunucusu kesiliyor. “Fatih Akın sinema yönetmenliğinde, Yılmaz Güney ile karşılaştırılamayacak kadar önemli ve başarılı bir sanatçı.” (Hürriyet, 28 Şubat) tespitini yapıyor. Büyük bir sahtekârlık! Ama E. Özkök’e yakışıyor!
Özkök bu sahtekârlığını “kulak çekme” bağlamında da göstermektedir. Ona göre “Eğer oğlu ‘kulağımı çekerdi’ diyorsa, bilin ki Yılmaz Güney onu dövüyormuş.” (aynı yerden)
Bu tespitinin ise Yılmaz’ı anlatan “gerçekçi bir cümle” olduğunu vurgulayarak şu sonuca varıyor:
“Şimdi hepinize sormak istiyorum. Mao’nun, Enver Hoca’nın, Lenin’in veya Stalin’in, bugün artık hiçbir anlamı kalmamış zırvalarını öğrenmeyi reddeden çocuğunu döven birisi, kahraman olmayı hak ediyor mu? Bence etmiyor…” (aynı yerden)
Bütün oyun, sahtekârlık komünist önderlerin söylediklerinin geçersiz kaldığını söyleyerek komünizmin, sosyalizmin artık geçersiz olduğunu söylemek için. Yılmaz’ın “kahraman” olmadığı, oğlunu “dövmesi” vb. noktalar sadece bu yalanları, sahtekârlığı  kitlelerin beynine gerçekmiş gibi yerleştirmenin birer aracıdır.
Bir kez daha vurgulamak gerekirse, Özkök ve onun gibi burjuva kalemşorları rahatsız eden şey Yılmaz Güney’in “kahraman” olup olmaması değildir. Yılmaz’ın devrimci, komünist biri olmasıdır onları rahatsız eden. Özkök, filmlerde halkın gözünde “kahraman” olan Yılmaz’ı “öldürmeye” çalışarak onun dünya görüşüne saldırmaktadır.
Burjuva kalemşorları komünizmin, komünist düşüncelerin artık geçersiz olduğunu söylerken bile gerçekte komünizmden, komünist görüşlerden korktukları gerçeğini ortaya koyuyorlar. Yılmaz’a saldırılarının perde arkasından da komünizmden, komünist görüşlerin yaygınlaşmasından duydukları korkuları var.
Fatih Akın’ın Yılmaz Güney belgeseli yapması –belgeselin iyi ya da kötülüğünden bağımsız–, Yılmaz’ın “yaşatılması”nın bir parçası olacak. Özkök gibileri tabii ki Yılmaz’ı yaşatacak herşeye karşıdır. Rahatsızlıkları ve saldırıları bundandır… Çabaları da boşunadır.
Yılmaz Güney ezilenlerin beyinlerinde, gönüllerinde yerini almıştır. Halkın, ezilenlerin gönüllerinde, beyinlerinde yaşamayı O, yaşarken kendisi sağlamıştır.
***
Özkök’ün Yılmaz Güney hakkındaki tavrı karşısında Fatoş Güney ve oğul Yılmaz Güney de tavır takınma durumunda kaldılar. Basın toplantısı yaparak Özkök hakkında dava açtıklarını da kamuoyuna bildirdiler. Ayrıca Derya Sazak’ın Fatoş Güney ile yaptığı söyleşi de 6 Mart tarihli Milliyet gazetesinde yayınlandı.
Sözkonusu tavırlarında Fatoş Güney’in Yılmaz hakkında takındığı tavırları, Özkök gibi kalemşorların saldırıları karşısında kimi gerçeklerin ortaya konduğu tavırlar olarak değerlendiriyorum. 1 Mart’ta yapılan basın toplantısında Fatoş Güney şunları söyledi:
“Yılmaz Güney 10 yıl boyunca yasaklanarak Türkiye sinema tarihinden silinmek istenmiştir. 104 adet filminin negatifi yakılarak yok edilmiştir. Düşüncelerinden ötürü yargılandığı 100 yıllık ceza nedeniyle yurtdışına çıkmak zorunda kalmıştır. Birtakım çevrelerin kara kalemleri onu vatan haini ilan etmiş, 22 yıl boyunca susmamışlar, kin ve nefretlerini her fırsatta kusmuşlardır. Karalamalar, insafsız yalanlar, suçlamalar; yapanların yüzkarasıdır ve her zaman geri tepmiştir.” (1 Mart’taki basın toplantısı açıklamasından)
Fatoş Güney bu gerçekleri ortaya koyarken, oğul Yılmaz Güney ise şunları anlattı:
“Ben 6-7 yaşlarında İmralı Kapalı Cezaevi’nde bir hafta babamla kaldım. Bu benim için çok önemliydi. Babam, benim için bir kahramandı, beni hiç dövmedi, bana bir fiske bile vurmadı. Babam devrimci biriydi. İdealleri, ütopyaları vardı. Ülkesinin ve dünyanın tüm çocuklarının yaşayacağı daha güzel bir dünya olduğuna inanırdı. Bu inançları umutla ve sevgiyle bir masal anlatır gibi bana anlatırdı.” (aynı yerden)
Oğul Yılmaz baba Yılmaz’ı böyle hatırlıyor, böyle değerlendiriyor. Evet O’nun tüm dünyanın çocuklarının, tüm insanlığın insanca yaşayacağı, baskısız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya ideali vardı, onun için mücadele etti.
O, aramızda olmasa da, O’nun mücadelesi işçilerin, emekçilerin, ezilen halkların kurtuluş mücadelesinde sürüyor, sürecek de…
Taa ki, sömürü sistemi tarihin çöplüğüne atılana, baskısız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya yaratılana dek!
Burjuvazinin çanak yalayıcıları, kalemşorları da sömürü sisteminin tarihin çöplüğüne atılmasıyla sonlarını göreceklerdir.
Ulumaları korkularındandır!
Korkunun ama ecele faydası yok!…
UFUK GELSİN, 30 Mart 2006
Güney Dergisi

Cos­ta Gav­ras’ın Yol’a Ba­kı­şı


Aşa­ğı­da Cos­ta Gav­ras ile World To Win (Kazanılacak Dünya) dergisi­nin “YOL” fil­mi ve Yıl­maz Gü­ney hak­kın­da yap­tı­ğı ve Türk­çe­si Ye­ni De­mok­ra­si der­gi­si­nin Ma­yıs 1987 ta­rih­li 1. sa­yı­sın­da ya­yın­la­nan rö­por­ta­jı ol­du­ğu gi­bi ya­yın­lı­yo­ruz. — Gü­ney
So­ru: Ün­lü bir film ya­pım­cı­sı ola­rak, Yıl­maz Gü­ney’in si­ne­ma­da­ki ba­şa­rı­sı­nı, özel­lik­le Yol’da yan­sı­dı­ğı şek­liy­le na­sıl de­ğer­len­di­ri­yor­su­nuz? Di­ğer film­le­ri hak­kın­da da gö­rüş be­lir­te­bi­lir­si­niz.
Cos­ta Gav­ras: Ön­ce şu­nu be­lir­te­yim ki, Pa­ris’te­ki ar­ka­daş­lar ve özel­lik­le si­ne­ma­tek’te­ki­le­rin Yıl­maz’ı ta­nı­ma­la­rı Yol’la bir­lik­te baş­la­ma­dı, biz onu Sü­rü’den be­ri ta­nı­yor­duk. Si­ne­ma­tek mü­ze­si­ne gi­de­cek olur­sa­nız, ora­da gö­re­ce­ği­niz imaj Yıl­maz’ın bi­zim için ne an­la­ma gel­di­ği­ni gös­te­re­cek­tir; kü­çük bir grup in­san için Yıl­maz za­ten önem­li yö­net­men­ler­den bi­riy­di, en önem­li Tür­ki­ye’li yö­net­men. Yol’la bir­lik­te dün­ya ça­pın­da ta­nın­dı, çün­kü Yol’da Tür­ki­ye’nin ya­şam tar­zı­nı ka­tık­sız ola­rak gös­te­ri­yor… Ço­ğu film­ler­de­ki gi­bi sa­de­ce le­hin­de ve­ya aley­hin­de de­ğil, yal­nız­ca ya­şa­mın na­sıl ol­du­ğu­nu ser­gi­li­yor ve ben­ce Yol şim­di­ye ka­dar ya­pıl­mış film­ler ara­sın­da en Tür­ki­ye yan­lı­sı ola­nı­dır. Kö­tü yön­le­ri, Tür­ki­ye’de­ki ya­şam tar­zı­nın ve sos­yal iliş­ki­le­rin kö­tü ta­raf­la­rı­nı gös­ter­di­ği için ba­zı Tür­ki­ye’li­le­rin bu fil­me kar­şı ol­duk­la­rı­nı, fa­kat ben­ce ola­ğa­nüs­tü olan şey, bi­zim na­sıl gör­dü­ğü­müz, na­sıl kav­ra­dı­ğı­mız. Bü­yük ih­ti­mal­le bun­la­rı la­net­le­riz, fa­kat her­şey bir ya­na en önem­li olan şey, an­la­ma­mız ve bir baş­ka fark­lı kül­tü­rü gö­re­bil­me­miz­dir. Bu açı­dan, ben­ce Yıl­maz en önem­li Tür­ki­ye’li yö­net­men­dir ve ek­le­ye­yim ki di­ğer­le­ri­nin hep­si­ni ta­nı­mı­yo­rum. Fa­kat gör­müş ol­du­ğum az sa­yı­da Türk fil­mi için­de, bu film en güç­lü­sü­dür. Bu film ken­di­si­ne ulus­la­ra­ra­sı çap­ta ta­nın­ma­yı ka­zan­dır­dı. Bir film yö­net­me­ni ola­rak ger­çek­leş­tir­di­ği, ger­çe­ği ye­ni­den ya­ra­ta­bil­mek­tir, ade­ta bir bel­ge­sel ele alı­yor. Rol­le­ri­ni oy­na­yan ak­tör­le­re bak­tı­ğı­nı­zın far­kın­da­sı­nız, hi­ka­ye­nin de bü­yük ih­ti­mal­le ger­çek­te ya­şan­ma­dı­ğı­nın; fa­kat ay­nı za­man­da ik­na olu­yor­su­nuz, ya­şam­la ger­çek ya­şam­la ba­ğı­nı ku­ru­yor­su­nuz ve iş­te bu bir film yö­net­me­ni için fil­min en güç­lü ba­şa­rı­sı­dır. Bun­dan son­ra işin içi­ne, di­ye­lim ki si­ya­si yö­nü, ya da sos­yal yö­nü gi­rer. Yö­net­me­nin ba­şa­rı­sın­dan söz edi­yo­rum. Bu iki­si bir­bi­ri­ne bağ­lı­dır, fa­kat so­ru­nu­za ta­ma­men ce­vap ve­re­bil­dim mi bil­mi­yo­rum.
So­ru: Yıl­maz’ın Yol’da kul­lan­dı­ğı te­ma­la­ra, gö­rün­tü­ye ve me­caz­la­ra de­ği­ne­bi­lir mi­si­niz?
Cos­ta Gav­ras: Evet. Kul­lan­dı­ğı ana­lo­ji, in­san­la­rın bir ha­pis­ha­ne­den sa­lı­ve­ril­me­le­ri şek­lin­de bir halk, tüm bir halk, tüm bir ül­ke bir çe­şit ha­pis­ha­ne­de ya­şı­yor gi­bi… Son­ra ser­best bı­ra­kı­lı­yor­lar ve ai­le­le­riy­le kar­şı­la­şı­yor­lar, hür­ri­yet­le kar­şı­la­şı­yor­lar ve bu hür­ri­yet so­nun­da on­lar için bir dram olu­yor. Ben­ce ilk ben­zet­me bu. Hür­ri­yet­le ölü at ara­sın­da yap­tı­ğı ana­lo­ji tek­rar tek­rar gö­rü­yor. Ola­ğa­nüs­tü olan şey de hür­ri­ye­tin da­ima bir dram­la so­nuç­lan­ma­sı… İn­san­la­ra “Hür­sün, hay­di git hür ol” di­ye­mez­sin. Tek bir ki­şi­nin hür ol­ma­sı yet­mez, di­ğer­le­ri de hür ol­ma­lı, se­nin hür­ri­ye­ti­ni an­la­ma­lı ve say­gı gös­ter­me­li, bu ise çok uzun bir kül­tü­rel sü­reç. Ben­ce fil­min ver­di­ği en güç­lü me­saj bu.
So­ru: Ka­dın­la­rın ezil­me­si, tüm film bo­yun­ca tek­rar­la­nan güç­lü bir te­ma. Yıl­maz Gü­ney’in bu­nu mah­kûm et­me­de­ki be­ce­ri­si ne­dir ve siz­ce in­san­lar ara­sın­da­ki sos­yal iliş­ki­le­rin, ge­nel­lik­le ka­dın so­ru­nun­da yo­ğun­la­şa­rak ken­di­si­ni or­ta­ya koy­du­ğu fik­ri­ni yan­sıt­ma­da ne den­li bir ba­şa­rı gös­te­ri­yor?
Cos­ta Gav­ras: Ben­ce mah­kûm et­me tav­rı al­mı­yor, sa­de­ce ka­dın­la­ra na­sıl mu­ame­le edil­di­ği­ni gös­te­ri­yor. Na­sıl an­la­ta­yım, san­ki hay­van­mış­lar gi­bi… Bu çok kuv­vet­li bir ke­li­me ol­du-fa­kat mül­ki­yet gi­bi, er­ke­ğin mül­ki­ye­ti gi­bi­ler ve ita­at et­mek zo­run­da­lar; be­lir­li bir şe­kil­de dav­ran­mak zo­run­da­lar. Böy­le yap­maz­lar­sa, red­de­di­li­yor­lar, öl­dü­rü­lü­yor­lar ve­ya ar­tık in­san ola­rak gö­rül­mü­yor­lar. Ya­şa­ma­ya hak­la­rı yok. Er­ke­ğin is­tek­le­ri­ni ve inanç­la­rı­nı ye­ri­ne ge­tir­me­dik­le­ri an­dan iti­ba­ren dış­ta­la­nı­yor­lar; bir ke­na­ra atı­lı­yor­lar ve ar­tık sev­gi­ye ve­ya er­ke­ğin ya­nın­da yer al­ma­ya hak­la­rı kal­mı­yor. Kö­le ol­ma­ya (par­mak­la­rıy­la işa­ret ede­rek) şu ka­dar ya­kın­lar, so­nun­da kö­le ola­rak gö­rü­lü­yor­lar. Ben­ce bu sa­de­ce Tür­ki­ye’de ol­mu­yor, ben­ce ço­ğu ül­ke­le­rin bir so­ru­nu bu. Fran­sa’da bi­le fark­lı bir şe­kil­de, fark­lı bir yak­la­şım­la ka­dın­la­ra kar­şı ay­nı tav­rı gö­re­bi­lir­si­niz.
So­ru: (Yıl­maz’ın) Ge­ri ve az­ge­liş­miş bir ül­ke olan Tür­ki­ye’de­ki ka­dı­nın du­ru­mu­nu or­ta­ya ko­yu­şu­na, ulus­la­ra­ra­sı alan­da­ki tep­ki ne­dir?
Cos­ta Gav­ras: Ben­ce, ba­tı dün­ya­sın­da iki yak­la­şım var ve­ya üç di­ye­lim. Bir yak­la­şım, hiç far­kın­da bi­le olun­ma­ma­sı. Di­ğer bir yak­la­şım, ki bu çok yay­gın, bu du­ru­mun sa­de­ce Tür­ki­ye’de­ki bir prob­lem ola­rak gö­rül­me­si… Bir çe­şit vah­şi in­san­la­rın, baş­ka ye­re ait in­san­la­rın dav­ra­nış­la­rı böy­le… Ve ken­di var­lık­la­rı ve dav­ra­nış­la­rıy­la, film­de­ki ya­şam tar­zı ara­sın­da hiç­bir bağ gör­mü­yor­lar. Bir de üçün­cü bir yak­la­şım var ki ben­ce bu yak­la­şım­la akıl­lı in­san­lar böy­le­si bir du­rum­la öz­deş­le­şe­bi­li­yor­lar. Bel­ki bu den­li dra­ma­tik ol­ma­sa da, on­la­rın ka­dın­la­ra kar­şı tu­tum­la­rı ay­nı. Ben ken­dim de yap­ma­ya ça­lış­tı­ğım ve ko­nuş­tu­ğum ba­zı ar­ka­daş­la­rı­nın da yap­ma­ya ça­lış­tı­ğı gi­bi, ken­di­le­ri­ne şöy­le söy­lü­yor­lar: Hey bir an­lam­da biz de on­lar gi­bi­yiz, fark­lı bir yer­de ve fark­lı şart­lar­da fa­kat ben­li­ği­mi­zin de­rin­lik­le­rin­de, ka­dın­la­ra kar­şı biz de böy­le dav­ra­nı­yo­ruz, her ne ka­dar on­la­rı öl­dür­mü­yor­sak da… Çün­kü bu­nu ya­pa­ma­yız. Ar­tık is­te­sek de ya­pa­ma­yız –çün­kü o za­man po­lis ge­lir!– fa­kat içi­miz­den biz de ay­nı öy­le­yiz.
Si­ze bir şey söy­le­ye­yim, se­yir­ciy­le, her­ke­si ki­şi­sel ola­rak il­gi­len­di­ren bir şey­ler­den bah­se­den bir film ve­ya bir sa­nat ese­ri­nin ya­ra­tı­cı­sı ara­sın­da böy­le­si bir iliş­ki ol­ma­dı­ğı müd­det­çe ulus­la­ra­ra­sı ba­şa­rı, ya da ulus­la­ra­ra­sı tak­dir müm­kün de­ğil­dir.
So­ru: Yol’un ve ge­nel ola­rak Gü­ney’in eser­le­ri­nin ev­ren­sel mi ol­du­ğu yok­sa gü­cü­nün Tür­ki­ye’de­ki öz­gül du­ru­mu or­ta­ya ser­me­de­ki be­ce­ri­sin­de mi yat­tı­ğı ka­nı­sın­da ih­ti­laf­lar söz­ko­nu­su. Bu, bir film ya­pım­cı­sı­nın sü­rek­li kar­şı­laş­tı­ğı bir du­rum.
Cos­ta Gav­ras: Evet, Sha­kes­pe­are’in Ham­let’in­den da­ha öz­gül bir­şey yok ve ay­nı za­man­da da­ha ulus­la­ra­ra­sı ve ev­ren­sel; Yu­nan tra­je­di­le­ri ve tüm kla­sik­ler için de ay­nı şey­le­ri söy­le­ye­bi­li­riz. Ne den­li öz­gül­se, o den­li ev­ren­sel­le­şi­yor.
So­ru: Gö­rün­tü ve si­ne­ma­tog­ra­fi açı­sın­dan fil­min us­ta­lı­ğı ko­nu­sun­da ek­le­mek is­te­di­ği­niz baş­ka bir­şey var mı?
Cos­ta Gav­ras: Bu film­de ol­duk­ça il­ginç olan bir­şey de fark­lı hi­kâ­ye­le­rin bir­bi­ri ar­dın­dan pa­ra­lel ola­rak ke­siş­me­si, bir­lik­te baş­la­yıp son­ra ay­rıl­ma­sı. So­nun­da si­ne­ma­dan çı­kı­yor­sun ve tü­mü ak­lın­da. Hi­kâ­ye­ler hep bir­lik­te ve ay­nı za­man­lar­da olu­yor çün­kü bir an­lam­da hep­si ay­nı şe­yi fark­lı açı­lar­dan, fark­lı du­rum ve ka­rak­ter­ler­le an­la­tı­lı­yor; fa­kat so­nun­da hep­si ay­nı hi­kâ­ye.
So­ru: Se­yit üze­ri­ne, kar­la­rın için­de ka­rı­sı­nı öl­dü­ren adam üze­ri­ne (gö­rüş be­lir­tir mi­si­niz) ve bu ka­rak­te­rin ız­dı­ra­bı ve çe­liş­ki­le­ri­nin na­sıl yan­sı­tıl­dı­ğı üze­ri­ne gö­rüş­le­ri­ni­zi be­lir­tir mi­si­niz?
Cos­ta Gav­ras: En ti­pik Gü­ney ka­rak­te­ri de­rim. Ben­ce Gü­ney bir de­re­ce­ye ka­dar bu ka­rak­ter­le onun gü­cü, müş­fik­li­ği ve şid­de­te ne den­li yat­kın ol­du­ğu ile öz­deş­le­şi­yor, bir de şi­ir­sel­li­ği var; çün­kü kar­da­ki sah­ne­ler –Se­yit’in ka­rı­sıy­la olan tüm iliş­ki­si ve bir yer­den bir ye­re gi­diş­le­ri– mo­dern si­ne­ma­nın en güç­lü gö­rün­tü­le­rin­den bi­ri. Sta­lin ön­ce­si yıl­lar­da­ki Sov­yet film­le­rin­de ve Ja­pon film­le­rin­de de böy­le­si bir şi­ir­sel­lik bu­la­bi­lir­si­niz. Ba­na ka­lır­sa ba­tı dün­ya­sı ar­tık bu­nu be­ce­re­mi­yor çün­kü kor­ka­rım için­de ya­şa­dı­ğı­mız gi­de­rek ço­ğa­lan prag­ma­tizm sa­ye­sin­de il­kel şi­ir­sel­li­ği­mi­zi kay­be­di­yo­ruz… Fa­kat şi­ir in­sa­nın için­de var, ve ga­li­ba faz­la me­de­ni­yet yü­zün­den ya­vaş ya­vaş bi­zi ter­ke­di­yor.
So­ru: Bu ka­rak­ter, Se­yit, ka­rı­sı­nı se­vi­yor­du fa­kat ay­nı za­man­da onun öl­dür­me­si­ni ta­lep eden ge­le­ne­ğe de bağ­lı kal­mak zo­run­lu­lu­ğu­nu his­se­di­yor­du.
Cos­ta Gav­ras: Baş­tan da tar­tış­tı­ğı­mız gi­bi, ken­di­si bir ce­za­evin­den çı­kı­yor –ger­çek ce­za­evin­den– ve di­ğer ce­za­evi­ne, ai­le­nin ce­za­evi­ne, ge­le­ne­ğin ce­za­evi­ne gi­ri­yor ve so­nun­da, bü­yük ih­ti­mal­le bi­rin­ci­sin­den da­ha güç­lü olan ikin­ci ce­za­evin­de yı­kı­lı­yor. Olay, bir dra­ma dö­nü­şü­yor… Ve ar­tık ka­rı­sı­nı öl­dür­mek zo­run­da.
So­ru: Siz­ce Yol fil­mi­nin, Se­yit’in pen­ce­re­den ba­ka­rak ve açık­ça acı için­de tek ba­şı­na ce­za­evi­ne dön­dü­ğü son tren sah­ne­sin­de, Gü­ney ne an­la­tı­yor?
Cos­ta Gav­ras: Be­nim üze­rim­de bı­rak­tı­ğı et­ki –ön­ce, iki yı­lın üze­rin­de bir za­man geç­miş ol­ma­sı­na rağ­men tüm bu sah­ne­le­ri bu den­li ber­rak­lık­la ha­tır­la­ya­bil­di­ği­me gö­re fil­min ne ka­dar güç­lü ol­du­ğu­nu be­lir­te­yim– bah­set­ti­ği­niz şey, yal­nız­lık an­la­mı­na ge­li­yor, ya­ni ger­çek­ten ken­di­ni öz­gür kıl­ma­yı ba­şa­ra­mı­yor. Ya­ka­lan­mış fe­na hal­de kıs­tı­rıl­mış du­rum­da çün­kü sa­de­ce bu ufa­cık yer­de ol­mak­la kal­mı­yor, fa­kat tren öy­le­si­ne hız­lı gi­di­yor ki çı­kıp gi­de­mi­yor da. Bir baş­ka de­yiş­le, top­lum, ken­di içi­ne ka­pan­mış ve tö­re­le­ri­ne, ge­le­nek­le­ri­ne gö­mül­müş bir şe­kil­de ken­di­si­ni öy­le sı­kı­ca tu­tu­yor ki ve öy­le­si­ne baş dön­dü­rü­cü bir hız­la yo­lu­na de­vam edi­yor ki, ken­di­si­nin bu­nu de­ğiş­tir­me­si, çık­ma­sı, kur­tul­ma­sı müm­kün de­ğil. Ay­nı min­val­de, ken­di­si­ni cam­da da gö­re­bi­li­yor, ha­re­ket­le­ri­ni iz­le­ye­bi­li­yor fa­kat ay­nı za­man­da bun­lar­dan, tam bu çev­re­den kur­tu­la­mı­yor.
So­ru: Yol’la do­ru­ğu­na va­ran ge­liş­me­siy­le il­gi­li ola­rak, Yol fil­mi­ni, Sü­rü, Du­var ve (Gü­ney’in) da­ha ön­ce­ki film­le­ri, ör­ne­ğin Za­val­lı­lar ile na­sıl kı­yas­lar­sı­nız?
Cos­ta Gav­ras: Film­ler için, bi­ri öte­kin­den da­ha iyi de­nil­mez dü­şün­ce­sin­de­yim… Ko­nu­la­rı fark­lı, fark­lı bir çe­şit duy­guy­la ya­pıl­mış ve fark­lı ev­ren­sel­lik­le­re sa­hip­ler. Ör­ne­ğin Sü­rü –bu sı­ra­lar­da Sü­rü’yü çok dü­şü­nü­yo­rum çün­kü he­nüz bir bu­çuk ay ol­du gö­re­li. Ve ger­çek­ten bu film, içe­ri­ği, gö­rün­tü­le­ri be­ni çok güç­lü bir şe­kil­de et­ki­le­di– ben­ce Yol’a çok ya­kın. Du­var da çok güç­lü… film­ler ara­sın­da kar­şı­laş­tır­ma­yı pek sev­mi­yo­rum –in­san­lar gi­bi on­lar; tek tek ele alıp in­ce­le­mek, ne­ye sa­hip ol­duk­la­rı­nı, yak­la­şım­la­rı­nı, ni­yet­le­ri­ni, iç­ten­lik­le­ri­ni ve şi­ir­sel­lik­le­ri­ni gör­mek la­zım. Ben film­le­rin ma­ra­ton ko­şu­cu­la­rı gi­bi ol­duk­la­rı­nı dü­şün­mü­yo­rum. On­la­rı, fut­bol ta­kım­la­rı gi­bi bu şun­dan da­ha iyi di­ye kı­yas­la­ya­maz­sı­nız.
So­ru: Yıl­maz’ın ke­sin si­ya­si eği­lim­le­ri var­dı –o dev­rim­ciy­di ve ken­di­si­ni ko­mü­nist te­lâk­ki edi­yor­du. fiim­di­ki Sov­yet­ler Bir­li­ği’nin yap­tık­la­rı­na kar­şıy­dı, ve bir nok­ta­da da, özel­lik­le ölü­mün­den son­ra yö­nel­ti­len sal­dı­rı­lar sı­ra­sın­da Mao’yu da sa­vun­muş­tu. Fa­kat si­ya­si ola­rak bi­linç­li bir sa­nat­çı­nın her za­man kar­şı kar­şı­ya bu­lun­du­ğu bir so­run var: Hem dev­rim­ci hem de sa­nat­sal açı­dan güç­lü, ge­niş bir se­yir­ci kit­le­si­ne hi­ta­ben film­ler yap­mak müm­kün mü­dür?
Cos­ta Gav­ras: Ben­ce güç­lü film­ler ya­pa­bil­mek için ide­olo­jik ola­rak şu ya da bu be­lir­li par­ti­nin için­de ol­mak ge­rek­mez. Ben­ce ilk ön­ce ye­te­nek ge­re­ki­yor. Yıl­maz’la ara­sı­ra ken­di­si­nin si­ya­si dü­şün­ce­le­ri hak­kın­da ko­nu­şur­duk –her za­man gö­rüş bir­li­ğin­de de de­ğil­dik. Fa­kat ben hep şu­nu söy­le­mi­şim­dir ki Yıl­maz, be­nim bur­da­ki ve­ya bi­zim bu­ra­da­kin­den ta­ma­men fark­lı bir ger­çek­lik­ten ge­li­yor­du. Do­la­yı­sıy­la o öz­gül ger­çek­lik­te bul­ma­ya ça­lış­tı­ğı çö­züm­ler za­man za­man ko­mü­nizm­den ve­ya Ma­oizm­den geç­mek zo­run­day­dı –bu­nu an­la­ya­bi­li­yo­rum, çün­kü yi­ne ce­za­evi so­ru­nu­na dö­ner­sek– in­san­lar hür­ri­yet­le­rin­den yok­sun olun­ca ce­za­evin­de gi­bi­ler. Yıl­maz ce­za­evin­de­ki bir adam ve ce­za­evin­de­ki bir Tür­ki­ye hal­kı gi­biy­di. İn­san ce­za­evin­de bu­lu­nu­yor­sa, çe­şit­li yol­lar­dan dı­şa­rı çık­ma­yı de­ner: Pen­ce­re­den, ta­van­dan, ka­pı­lar­dan; do­la­yı­siy­le o da ko­mü­niz­mi, şu­nu, bu­nu de­ni­yor­du. (Ce­za­evin­de­ki adam) de­ner de­ner ve bir gün öz­gür­lü­ğe çı­kan ger­çek yo­lu bu­la­cak­tır. Ben de Yıl­maz’ın böy­le bi­ri­si ol­du­ğu­nu, de­ne­di­ği­ni dü­şü­nü­yo­rum. Tav­rı ne olur­sa ol­sun, o hak­lıy­dı, çün­kü [bu ta­vır] ken­di­si­ni ve hal­kı­nı öz­gür kıl­ma yö­nün­de çok de­rin bir duy­gu ve ge­rek­li­lik­ten kay­nak­la­nı­yor­du.

(Bu söy­le­şi, Ye­ni De­mok­ra­si, Sa­yı 1, 1987 say­fa 46-48’de ya­yın­lan­mış­tır. Ay­rı­ca To­hum der­gi­si­nin 12. sa­yı­sın­da1988’de ve “Ba­sın­da Yıl­maz Gü­ney” ad­lı Dö­nü­şüm Ya­yın­la­rı ta­ra­fın­dan ya­yın­la­nan ki­tap­ta, say­fa 218-223’te de ya­yın­lan­mış­tır.


Yılmaz Güney’i anmak


Ölümünün 20. yıldönümünde Yılmaz Güney’i anmak…
9 Eylül 1984 tarihi, Türkiye’nin ender yetiştirdiği komünist sanatçılardan birisi olan Yılmaz Güney’in aramızdan ayrıldığı tarihtir.
Yaşamını devrim ve sosyalizm davasına adayan, “Halkın sanatçısı, halkın savaşçısıdır” şiarı temelinde yaptığı devrimci sanatla Türkiye halklarının gönlünde taht kuran Yılmaz Güney’in ölümünün üzerinden yirmi yıl geçti.
Kimi insanlar vardır, bedenen aramızdan ayrılsalar da geride bıraktığı eserleriyle yaşarlar… Bizimledirler; o büyük davanın gerçekleşmesi mücadelesindedirler. Bu insanlar, bu yanlarıyla yaşayan birçok “ölüden” daha canlıdırlar… Saygıyla anılır adları… Yılmaz Güney işte öldükten sonra yaşayan bu insanlardan birisidir.
Bu insanları anmanın en iyi ve en doğru yolu onların savunduğu siyasi görüşleri sahiplenip savunmakla, eserlerini yaşatmak ve yaygınlaştırmakla; mücadelelerini sürdürmekle olur. Bizim Yılmaz Güney’e yaklaşımımız da, onu anmamızın temelinde de bu düşünce vardır.
Ölümünün 20. yıldönümünde Yılmaz Güney’i anmak demek onun siyasi düşüncelerini, bu siyasi düşünceleri doğrultusunda yürüttüğü sanatsal çalışmasında ortaya çıkardığı ürünleri sahiplenmek demektir.
Onu anmak demek, hakim sınıfların her türlü engeline rağmen yapıtlarını, düşüncelerini kitleler arasında yaygınlaştırmak, özellikle gençlerin onu tanımalarını, sahiplenmelerini sağlamak demektir. 
Onu anmak demek, onu tek yanlı olarak, sadece “iyi bir sinemacı” olarak görüp göstermek isteyenlere karşı mücadele etmek, onun sanatına yön veren şeyin siyasi görüşleri olduğunu propaganda etmek demektir.
Onu anmak demek, onu kendi dar siyasi-grupçu çıkarları için savunmak peşinde olanlara, gerçekte ondaki özü kavramaksızın onun isminden yararlanmaya çalışanlara karşı mücadele etmek demektir.
Onu anmak demek, onun hangi ulusa ait olduğunu onu sahiplenmenin-savunmanın merkezine koyanlara karşı mücadele etmek demektir; Yılmaz Güney’in enternasyonalist yaklaşımının savunucusu olmak demektir, onun çeşitli ulus ve milliyetlerden işçilerin-emekçilerin mücadelesinin savunucusu olduğunu söylemek, buna uygun pratiğini sürdürmek demektir.
Onu anmak demek, onun sanatını kitlelere ulaştırmak, onun açtığı yoldan ilerlemek demektir. Sanatı devrim mücadelesinde bir silah olarak kullanmak demektir.
Güney Kültür Sanat Edebiyat Dergisi olarak biz, Yılmaz Güney’i bugüne kadar olduğu gibi bugünden sonra da sanatıyla, sanatına yön veren doğru siyasi görüşleriyle andık, anacağız. Onu mücadelemizde yaşattık, yaşatıyoruz; bundan böyle de yaşatmaya devam edeceğiz.
••••

Yılmaz Güney savunduğu esasta komünist düşünceler temelinde davranan, bu komünist düşüncelere uygun olarak bir sanatsal çalışma yürüten Türkiye’nin yetiştirdiği ender komünist sanatçılardan birisidir.
Ancak o, daha çok sinemacı kişiliğiyle tanınıyor, tanıtılıyor. Burjuvazi de özellikle buna vurgu yapıyor, çünkü onlar Yılmaz Güney’in sinemasının dayandığı temelleri biliyor, bu temellerin kitleler tarafından kavranmasını istemiyorlar.
Diğer yandan milyonlarca işçi ve emekçi de onu sinemacı yönüyle tanıyor, onun yapıtlarında kendini buluyor, seviyor, sahipleniyor.
Evet, Yılmaz Güney büyük bir sinemacı…
Ama bu kadar değil…
Yılmaz Güney, aynı zamanda sanatına yön veren devrimci, komünist bir dünya görüşüne sahip siyasi bir kişiliktir. O; sorunlara doğru yaklaşımın en temel halkasını yakalayan, sorunların çözümüne Marksizm-Leninizm bilimi çerçevesinde yaklaşan birisidir. O, gelişmelere proleter sınıf bakış açısıyla yaklaşır, onları bilimsel sosyalizmin süzgecinden geçirerek değerlendirir, çözümler sunar. Onun sanatsal yaratıcılığının da temelinde bu yan vardır.
Yılmaz Güney, bir sanatçının değerlendirilmesinde de temel kıstas olarak bu yana vurgu yapar. O; “genel anlamıyla sanatçının niteliğini belirlerken, toplumsal pratiğinin, yani siyasal ve kültürel çalışmalarının, toplumsal tutum ve ilişkilerinin ve eserlerinin hangi sınıfların hizmetinde olduğuna bakmalıyız” derken tam da bunu ifade ediyordu. O, çok doğru bir şekilde sanatta tarafsız kalınamayacağını vurguluyor, burjuvaziyle proletarya arasındaki mücadelede sanatın-sanatçının muğlak tavır takınamayacağını, hangi tarafta olmasına karar vermesi gerektiğini söylüyordu.
Yılmaz Güney’in kültür ve sanat anlayışının temelinde diyalektik materyalizm vardır. O, toplumun sürekli bir değişim ve dönüşüm içinde bulunduğunu, sınıflararası mücadelenin bu değişimde belirleyici bir rolü olduğunu savunur. Yılmaz Güney, kültür ve sanatın toplumdan doğduğunu ve toplumu değiştirmenin bir aracı olduğunu ortaya koyar. O, bu noktada da sorunu diyalektik bir temelde ele alır ve “Değiştirmek için bilinçli mücadelenin gerekli olduğu” doğru düşüncesini savunur. O, “sanatın bir çeşit yabancılaşma eylemi” olduğunu, sanatın “kökünü hayattan, gücünü ve etkinliğini ise hayata hesap sormaktan, meydan okumaktan aldığını” söyler. Yılmaz Güney, toplumun geçmişinde varolan kültür ve sanat birikiminde ileri olan yanlara sahip çıkmakta, geri olan yanlara karşı mücadele yürütür.
Yılmaz Güney kültür ve sanatta tezli ve taraflıdır. Ama O, sanatında slogancılığa karşıdır, sanatı kuru bir ajitasyon-propaganda aracı olarak, “bir slogan bileşimi” olarak görmez.
Yılmaz Güney’in sanat anlayışının temelinde enternasyonalizmden yanadır; özde ve biçimde devrimcidir. O, bu konumuyla proleter kültür ve sanatın savunucusu durumundadır. O, devrimci sanatın kendine özgü bir dili ve karakteri olduğunun bilincindedir, buna uygun davranır.
Yılmaz Güney, kapitalist toplumda sanatın ve sanatçının konumunu doğru bir şekilde gözler önüne serer, sosyalizmin kültür ve sanat alanında gelişmenin toplumsal temellerini hazırladığını doğru olarak tespit eder ve savunur.
Yılmaz Güney, sanatçının siyasal kişiliğinden soyutlanamayacağını savunur. “Sanatsal çabalar, çalışmalar sınıf mücadelesinden ve bunun bir ifadesinden siyasal mücadeleden kopuk ele alınamaz. Ben bir kavga adamıyım, sinemam da bir kavganın, halkımın kurtuluş savaşının sinemasıdır. Bugüne kadar, gücümün ve bilincimin elverdiği oranda kavganın içinde yer aldım. Bu nedenle, sanatçı kişiliğimin yanında siyasi bir kişiliğim de var ve bunlar birbirinden ayrı değildir” derken hem sanatla siyasal mücadedele arasındaki bağıntıyı kuruyor, hem de bu bağlamda kendi konumunu ortaya koyuyordu.
••••
Komünist sanatçı Yılmaz Güney ana hatlarını ortaya koyduğumuz bu doğru görüşleri savunduğu, bu görüşlerini kendi sanatsal yaratıcılığının temeli yaptığı, buna uygun davrandığı için hakim sınıfların engelleriyle karşılaştı. 47 yıllık yaşantısının 11 yılı hapishanelerde geçti, birçok kez tutuklandı, hakkında koğuşturmalar yürütüldü. Ancak O, komünist görüşlerinden, bu temelde yarattığı sinemasından ödün vermedi. Bu tavrıyla “halkın sanatçısı, halkın savaşçısı” olduğunu defalarca kanıtladı.
Evet, komünist sanatçı Yılmaz Güney’i ölümünün 20. yıldönümünde ana hatlarını ortaya koyduğumuz bu doğru görüşlerinin varlığına ne kadar vurgu yapılsa azdır. Çünkü içinden geçtiğimiz dönem, devrimci değerlerin ayaklar altına alındığı, herşeyin pazara/paraya endeksli hale geldiği, getirildiği; sanatın ve sanatçının sistemin temel dayanakları olarak şekillendirilmeye çalışıldığı, en küçük bir devrimci sanatsal muhalefetin ve çıkışın baskı ve zorla engellenmeye çalışıldığı vs. vs. bir dönemde doğru, tutarlı tavır takınmanın da mümkün olduğunu, bunun olabilmesi için doğru bir dünya görüşüne sahip olmak gerektiğini; Yılmaz Güney’in bu tür tutarlı tavırlar takınan, siyasi düşüncencelerine uygun davranan çok önemli bir örnek kişilik olduğunu vurgulamak önemlidir.
Elbette ki bununla kendimizi sınırlayamayız. O’nun eserlerinin kitleler içinde yayılması çabasını yürütmek, onu savunmanın, sahiplenmenin önemli bir parçasıdır. Kitleleri, onun savunduğu doğru dünya görüşü temelinde mücadeleye kazanmak görevi bugün proleter sanatın savunucularının en temel görevleri arasındadır.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi Yılmaz Güney’i savunmak demek aynı zamanda O’nu sadece sinemacı yanıyla savunmaya çalışanlardan, siyasi kimliğini gözlerden gizlemek isteyenlerden, O’nun isminden yararlanmaya çalışan asalaklardan, Yılmaz Güney’e “ayı dostluğu” yapmaya çalışanların elinden kurtarmayı da gerektiriyor.
Bu görev de biz proleter sanatın savunucularının omuzlarındadır.
••••
Ölümünün 20. yıldönümünde Yılmaz Güney, siyasal görüşleriyle, sinemasıyla, roman, öykü ve şiirleriyle aramızda, mücadelede… O’nun yarattığı eserler gerçeklerin bilinçlere kazınması görevini bugün de yerine getiriyor, getirmeye devam edecek!
Güney dergisi olarak ölümünün 20. yıldönümünde Yılmaz Güney’i anarken, onu siyasi görüşleriyle, eserleriyle bütünlük içinde sahipleniyor, savunuyoruz.
O mücadelemizde…
O bizimle!
Eylül 2004


Güney Dergisi