hakkinda yazilanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hakkinda yazilanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2011 Salı

Fatoş Güney’le Söyleşi


“YOL’un başarısı bir tepkinin ifadesidir!”
GÜNEY: Ba­sın­dan öğ­ren­di­ği­mi­ze gö­re Yıl­maz Gü­ney’in “YOL” fil­mi da­ha şim­di­den, viz­yo­na gir­me­sin­den son­ra üç haf­ta geç­me­den, iz­le­me re­kor­la­rı­nı zor­lu­yor, bü­yük bir ba­şa­rı! Bu fil­min se­rü­ve­ni­ni siz­den öğ­re­ne­bi­lir mi­yiz?
FA­TOŞ GÜ­NEY: Şim­di­ye ka­dar­ki iz­le­yi­ci sa­yı­sı 300.000 ol­du, bel­ki de geç­miş­tir bi­le. Şim­di baş­tan şu­nu söy­le­mek is­ti­yo­rum, ben bu fil­mi 1992 yı­lın­da Tür­ki­ye’ye gel­di­ğim za­man ilk ola­rak viz­yo­na sok­mak is­te­dim, fa­kat bi­li­nen ne­den­ler­den ötü­rü, iş­let­me­ci­ler kork­tu ve çı­kar­mak is­te­me­di­ler. “Bi­raz da­ha bek­le­ye­lim, şim­di za­ma­nı de­ğil” vs. gi­bi kuş­ku­lar ol­du. Üç ta­ne bü­yük iş­let­me­ci var za­ten, üçüy­le de ko­nuş­muş­tum ve üçü de tem­kin­li ve kuş­ku­lu dav­ran­dı­lar ve de çe­kin­gen­lik gös­ter­di­ler. O za­man ben, 1993 yı­lın­da Ab­di İpek­çi Spor Sa­lo­nu’nda bu fil­min gös­te­ri­si­ni yap­tım. Ora­ya Cos­ta Gav­ras da ka­tıl­mış­tı. Ve Ab­di İpek­çi Spor Sa­lo­nu tık­lım tık­lım dol­muş­tu. Bu be­nim için Yıl­maz Gü­ney’in sür­gün­den son­ra, 10 yıl ara­dan son­ra hal­kıy­la ilk ku­cak­laş­ma­sıy­dı. Be­nim de dön­dü­ğü­mün bi­rin­ci yı­lıy­dı. Da­ha son­ra şu ana ka­dar ne ya­zık ki bu bü­tün dün­ya­da ar­tık ta­nı­nan, bi­li­nen, bü­tün si­ne­ma­se­ver­ler­ce gö­rül­müş ve fa­kat ken­di ül­ke­sin­de gös­te­ril­me­miş olan fil­mi, bu­ra­da gös­te­re­bil­mek için ye­ni­den gi­ri­şim­ler­de bu­lun­dum.
GÜ­NEY: Pe­ki 1992 yı­lın­da­ki ya­sa­ğın ge­rek­çe­si ney­di, fil­min han­gi bö­lüm­le­ri ya­sak kap­sa­mı­na gi­ri­yor­du?
FA­TOŞ GÜ­NEY: Ya­sak de­ğil­di, ha­yır 1992 yı­lın­da fil­me hiç­bir ya­sak ge­ti­ril­me­miş­ti. Yıl­maz Gü­ney’in bü­tün film­le­ri­nin ve bü­tün ki­tap­la­rı­nın ya­sak­lan­ma­sı 1982-1992 yıl­la­rı ara­sın­day­dı. 1992’de ya­sak kal­dı­rıl­mış­tı, ama bu se­fer de iş­let­me­ci­ler çe­kin­di­ler ve fil­mi viz­yo­na sok­ma­yı ka­bul et­me­di­ler. Onun üze­ri­ne Ab­di İpek­çi Spor Sa­lo­nu’nda özel bir gös­te­ri yap­tık. On­dan son­ra ara­dan bun­ca za­man geç­tik­ten son­ra bir fır­sat çık­tı. Fa­kat bak­tım ki film tek­nik açı­dan ye­ter­siz­lik­ler­le do­luy­du. O gü­nün sür­gün ko­şul­la­rın­da ya­pıl­mış dub­laj ye­ter­siz­di. Ama­tör bi­le sa­yıl­ma­yan sı­ra­dan in­san­lar, et­ra­fı­mız­da­ki ar­ka­daş­lar ses­len­dir­miş­ti o za­man. Bü­yük ak­sa­ma­lar, du­ra­ğan­lık­lar var­dı dub­laj­da. Bu ara­da tek­nik 17 se­ne­de çok iler­le­miş­ti. Fil­mi ye­ni baş­tan ele al­dık. Hiç­bir şe­yi­ne do­kun­ma­dık, sa­de­ce ses­siz al­dık film­le­ri, bü­tün ses­le­ri­ni, efekt­le­ri­ni, mü­zik­le­ri­ni ye­ni­den ger­çek­leş­tir­dik. Dub­la­jı ye­ni­den ya­pıl­dı, ar­dın­dan efekt­le­ri ye­ni­den ya­pıl­dı ve bir di­gi­tal sur­ro­und ola­rak or­ta­ya çık­tı film. Ta­bii bu bü­yük bir ast­ro­no­mik büt­çe­yi ge­rek­ti­ri­yor­du, 300 bin do­lar­lık bir ma­li­ye­ti söz­ko­nu­suy­du. Bu ko­nu­da hiç kim­se­den des­tek ve yar­dım al­ma­dık, ala­ma­dık. Her­şey­den ön­ce bu­na Kül­tür Ba­kan­lı­ğı’nın sa­hip çık­ma­sı ve des­tek­le­me­si ge­re­kir­di, dev­le­tin sa­hip çık­ma­sı ge­re­kir­di. Çün­kü bü­tün dün­ya­nın ta­nı­dı­ğı Tür­ki­ye si­ne­ma mi­ra­sı­nın bir baş­ya­pı­tı­na, di­ğer Yıl­maz Gü­ney film­le­rin­de de ol­du­ğu gi­bi, sa­hip çı­kıl­ma­sı ge­re­kir­di. Za­ten biz de YOL’la il­gi­li hiç­bir ye­re baş­vur­ma­dık doğ­ru­su. Çün­kü ben böy­le­si dö­nem­ler­de bu işin sa­hip­le­nil­me­ye­ce­ği bi­lin­cin­de­yim. Sa­de­ce bun­dan ön­ce bir iki gi­ri­şi­mim ol­muş­tu ve Fik­ri Sağ­lar za­ma­nın­da di­ğer bir iki film için kü­çük de ol­sa bir kat­kı ala­bil­miş­tik, ama çok kü­çük şey­ler­di bun­lar ve ye­ter­siz kal­dı. Bu­nun dı­şın­da ken­di gü­cü­mü­ze gü­ven­me­miz ge­re­ki­yor­du. Vak­fın gü­cü de çok sı­nır­lıy­dı, sa­de­ce Yıl­maz Gü­ney’in ki­tap­la­rı­nı çı­kar­may­la sı­nır­lı bir fa­ali­ye­ti var­dı. “Yol” fil­mi­nin fi­nans­ma­nı için, ken­di kre­di im­kân­la­rım­la, ya­ni borç­la­na­rak, ve çok bü­yük bir mik­tar­da borç­la­na­rak işe gir­dim. Şu­na ina­nı­yor­dum: Yıl­maz Gü­ney bi­zi yol­da bı­rak­ma­ya­cak. Fa­kat bü­tün dost çev­re­le­rin, si­ne­ma­cı­la­rın, bi­ze ya­kın çev­re­le­rin bi­ze söy­le­di­ği şuy­du, bu müt­hiş bir risk­ti. Bu ris­kin al­tı­na bi­rey ola­rak gir­mek ta­bi be­nim için so­run­lar do­ğu­ra­bi­lir­di. Çö­züm ola­rak söy­le­dik­le­ri ise, bir­kaç kop­yay­la, iş­te iki üç kop­yay­la işe baş­la­ya­rak du­rum de­ğer­len­dir­me­si ya­pıl­ma­sı, on­dan son­ra ge­re­kir­se fil­min tüm si­ne­ma­lar­da ye­ni kop­ya­lar ila­ve edi­le­rek ge­niş­le­til­me­si, yay­gın­laş­tı­rıl­ma­sıy­dı. Fa­kat bu ba­na çok ters gel­di ve 30 kop­ya­ya ka­rar ver­dik. 30 kop­yay­la çık­tı film.
GÜ­NEY: İs­ter­se­niz bu­ra­da ar­tık ke­sin­leş­ti­ği bel­li olan “YOL” fil­mi­nin ba­şa­rı­sı üze­ri­ne bi­raz ko­nu­şa­lım. Siz bu ba­şa­rı­yı ne­ye bağ­lı­yor­su­nuz?
FA­TOŞ GÜ­NEY: Ge­nel ola­rak kay­bo­lan de­ğer­le­ri­mi­ze sa­hip çı­kıl­ma­sı­na bağ­lı­yo­rum. Yoz­la­şan kül­tü­rü­mü­ze ve yoz­la­şan her tür­lü de­ğe­ri­mi­ze kar­şı bir tep­ki­nin ifa­de­si ve gös­ter­ge­si ola­rak ka­bul edi­yo­rum “Yol”un ba­şa­rı­sı­nı. Bu be­nim için bir gös­ter­gey­di. Se­çim­ler­den de da­ha önem­liy­di. Çün­kü ara­dan 17 yıl geç­miş­ti, yep­ye­ni bir ku­şak var­dı, Yıl­maz Gü­ney’i hiç ta­nı­mı­yor­du, hiç­bir fil­mi­ni, ese­ri­ni gör­me­miş­ti, adı­nı bi­le hiç duy­ma­yan­lar ya da te­sa­dü­fen duy­muş olan­lar var­dı, hiç­bir ki­ta­bı­nı oku­ma­mış ve hiç­bir bil­gi­si ol­ma­yan­lar var­dı. Böy­le­si­ne yep­ye­ni bir ku­şak var­dı. Ar­tı bun­lar çok fark­lı şey­le­re şart­lan­mış­lar­dı, iş­te Ame­ri­kan si­ne­ma­sı, Ame­ri­kan kül­tü­rü, çok hız­lı tem­po­lu film­ler, çok fark­lı içe­rik­li şey­ler vs. Ya­ni bu fil­min il­gi­den yok­sun ka­la­ca­ğı en­di­şe­le­ri var­dı. Fa­kat tam ter­si ol­du. Ben­ce doğ­ru­ya her za­man sa­hip çı­kı­lı­yor. Tür­ki­ye’de evet bir eroz­yon söz­ko­nu­su, fa­kat yi­ne de in­san­lar doğ­ru­ya, gü­ze­le ve iyi­ye sa­hip çı­kı­yor­lar, özel­lik­le de be­nim ku­şa­ğı­mın bu­na sa­hip çık­tı­ğı­nı gör­düm ben.
GÜ­NEY: Ge­nel­de iz­le­yi­ci­le­rin tep­ki­le­ri ney­di?
FA­TOŞ GÜ­NEY: Müt­hiş! Ya­ni şöy­le, da­ha fil­mi be­ğen­me­yen tek ki­şi­ye rast­la­ma­dım. Fil­mi her­kes çok be­ğe­ni­yor, çün­kü be­ğen­me­me­le­ri müm­kün de­ğil za­ten. Yıl­maz ken­di ül­ke­si­ni, ken­di in­sa­nı­nı, ken­di de­ğe­ri­ni ve ken­di kül­tü­rü­nü çok iyi ta­nı­yan bir yer­den ge­li­yor. Ya­ni o ka­dar sağ­lam bir te­me­li var ki fil­min, bu ko­nu­da öy­le­si­ne doğ­ru bir ana­liz, ger­çek­çi bir ba­kış ve göz­lem­ci­lik söz­ko­nu­su ki, o yüz­den bu fil­mi be­ğen­me­mek di­ye bir şey söz­ko­nu­su ola­maz. İkin­ci­si de çok ya­kı­nı­mız­da­ki in­san­lar bu fil­mi gör­dük­ten son­ra ya­şan­tı­la­rın­dan utanç duy­duk­la­rı­nı ba­na söy­le­di­ler ör­ne­ğin. Ki bun­lar bir­ta­kım şey­le­rin bi­lin­cin­de olan in­san­lar. Fa­kat her­şe­ye rağ­men böy­le bü­yük şe­hir­ler­de ne ya­zık ki he­nüz ken­di kül­tü­rü­müz, ken­di ger­çe­ği­miz tam ola­rak bi­li­ne­mi­yor, gö­rü­le­mi­yor, an­la­şı­la­mı­yor. Bu­ra­da da sa­nat­çı­la­ra gö­rev dü­şü­yor. İş­te Yıl­maz Gü­ney ça­ğı­nın ve ül­ke­si­nin ta­nı­ğı ola­rak sa­na­tı­nın gü­cü­nü ben­ce bu­ra­da gös­te­ri­yor.
GÜ­NEY: Hiç ku­la­ğı­nı­za ge­len bir eleş­ti­ri ol­du mu “YOL”la il­gi­li?
FA­TOŞ GÜ­NEY: Yok, her­han­gi bir eleş­ti­ri yok. Şöy­le ki, mü­kem­me­le hiç­bir za­man eri­şi­le­mez, bu film çok da­ha iyi ya­pı­la­bi­lir­di bel­ki. Fa­kat çok tek­nik so­run­lar­la kar­şı­laş­tık. Bu bi­zim eli­miz­de de­ğil­di. Tür­ki­ye’de­ki tek­nik do­na­nım­dan, sa­de­ce Tür­ki­ye’nin şart­la­rın­dan kay­nak­la­nan şey­ler­di. Me­se­la Dolby Di­gi­tal Sur­ro­und bü­yük şe­hir­ler­de ye­ni ye­ni baş­la­yan bir tek­nik ol­du­ğu için ba­zı si­ne­ma­lar­da ses prob­le­mi ol­du. La­bo­ra­tu­var­dan çı­kan bir­kaç kop­ya­da böy­le­si so­run­lar ol­du. Bun­lar ta­ma­men bi­zim dı­şı­mız­da ol­du. Fa­kat Tür­ki­ye’de ya­pı­la­cak şe­yin en iyi­si­ni yap­tık, bun­dan baş­ka da­ha iyi ne bir la­bo­ra­tu­var var, ne de baş­ka bir yer var, ya­ni biz her­şe­yin en mü­kem­me­li­ni bu film için yap­ma­ya ça­lış­tık.
GÜ­NEY: Film­de oy­na­yan sa­nat­çı­lar gü­nü­mü­zün de ün­lü sa­nat­çı­la­rı ve hâ­lâ ya­şı­yor­lar. On­la­rın fil­me yak­la­şı­mı ne, sa­hip çı­kı­yor­lar mı?
FA­TOŞ GÜ­NEY: Ta­bii, ta­bii, hep­si sa­hip çı­kı­yor. Bun­la­rın hep­si o za­man da Yıl­maz’la bu film için da­ya­nış­ma­da bu­lun­muş in­san­lar, Şe­rif Gö­ren, Ta­rık Akan, Ha­lil Er­gün ve di­ğer tüm oyun­cu­lar. Bu film­de ço­ğu o za­man­lar çok dü­şük pa­ra­la­ra, ve­ya hiç pa­ra al­ma­dan oy­na­mış in­san­lar. Bu film için ay­rı­ca ben, ha­pis­ha­ne­ler­de mah­kum­la­rın ken­di ara­la­rın­da pa­ra top­la­ya­rak fil­min çe­ki­mi sı­ra­sın­da fil­me gön­der­dik­le­ri­ni ha­tır­lı­yo­rum. Mah­kum­la­rın film­le da­ya­nış­ma­sıy­dı bu. Bu­nun için de bu film çok an­lam­lı bir film. Ay­rı­ca bu film­de ör­ne­ğin Ta­rık Akan’ın can­lan­dır­dı­ğı o ola­yın kah­ra­ma­nı Yıl­maz’ın ar­ka­da­şıy­dı ve ger­çek­te Yıl­maz’la ce­za­evin­de be­ra­ber­di. Onun hi­ka­ye­sin­den yo­la çı­kıl­mış­tı. Di­ğer­le­ri yi­ne öy­le. Ge­çen gün bir yer­de bu­nun­la il­gi­li bir şey oku­dum. Yıl­maz o za­man ora­da bir­kaç mah­ku­ma gö­rev ver­miş, on­lar bü­tün izin­ci­ler izin­den dö­ner­ler­ken otu­rup ke­nar­da ko­nuş­muş­lar, on­la­rın ba­şın­dan ge­çen­le­ri din­le­miş­ler ve “Yol” fil­mi­ne ak­tar­mış­lar. Za­ten Yıl­maz’ın ça­lış­ma yön­te­mi buy­du. Ola­yı ma­sa ba­şın­da de­ğil, ger­çek ha­ya­tın içe­ri­sin­den bu­lup çı­ka­rır­dı.
GÜ­NEY: “Yol”un Yıl­maz Gü­ney si­ne­ma­sın­da­ki ye­ri ne­dir siz­ce? “‘Yol’ bir Yıl­maz Gü­ney fil­mi mi, yok­sa Şe­rif Gö­ren fil­mi mi?” gi­bi bir tar­tış­ma da var, bu ko­nu­da­ki dü­şün­ce­niz ne­dir?
FA­TOŞ GÜ­NEY: Yıl­maz Gü­ney si­ne­ma­sı de­nir mi bi­le­mi­yo­rum. Ama Yıl­maz Gü­ney bu fil­mi yap­say­dı çok da­ha baş­ka bir­şey olur­du. Şöy­le bir­şey söz­ko­nu­su, se­nar­yo, hi­ka­ye çok güç­lü. Ge­çen gün fil­mi çe­ken ka­me­ra­man şun­la­rı an­lat­tı, han­gi sah­ne­nin han­gi sa­at­te çe­ki­le­ce­ği­ni yaz­mış­tı de­di. Dü­şü­ne­bi­li­yor mu­su­nuz, bu müt­hiş bir şey. Oyun­cu­la­rın na­sıl oy­na­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni, ya­ni her şe­yi yaz­mış­tı. Ta­bii ki Şe­rif Gö­ren yö­net­men­di, ama bu­ra­da bir yön­len­dir­me sö­ko­nu­su­dur. Fil­me sa­de­ce Yıl­maz Gü­ney fil­mi de­ne­mez di­ye dü­şü­nü­yo­rum. Şe­rif Gö­ren fil­mi de de­ğil­dir. Bu her iki­si­nin or­tak fil­mi­dir. Ama bu­ra­da de­di­ğim gi­bi ken­di kül­tü­rü­nü, ken­di in­sa­nı­nı, ken­di ül­ke­si­ni bu ka­dar ta­nı­yan böy­le­si müt­hiş bir göz­lem­ci­nin ka­lem gü­cü­nün pa­yı çok bü­yük. Bel­ki de fil­min en önem­li te­mel ta­şı bu. Ama film sa­de­ce Yıl­maz Gü­ney’in de­ne­mez yi­ne de. Keş­ke Yıl­maz Gü­ney çe­ke­bil­sey­di, di­ğer ken­di çe­ke­bil­di­ği film­le­ri gi­bi, çok da­ha fark­lı, çok da­ha müt­hiş bir film olur­du. Ve bu­nun acı­sı­nı hep duy­muş ve di­le de ge­tir­miş­ti, ya­ni “ah, ah, bir de ben çe­ke­bil­sey­dim” di­yor­du, ve ben o ah’ı şu an­da bi­le du­ya­bi­li­yo­rum.
GÜ­NEY: Yıl­maz Gü­ney’in bil­di­ği­niz her­han­gi bir eleş­ti­ri­si var mıy­dı fil­min bit­miş ha­li­ne?
FA­TOŞ GÜ­NEY: Mon­ta­jı­nı ken­di­si yap­tı. Ta­bii çok da­ha fark­lı yo­rum­lan­ma­sı­nı is­te­di­ği şey­ler var­dı, bun­la­rı kul­la­na­ma­dı. Ör­ne­ğin bu film on­bir ki­şi­nin hi­ka­ye­siy­di, bu be­şe düş­tü. Ba­zı oyun­cu­la­rın oyun­la­rı iyi yo­rum­lan­ma­mış­tı. Bir­çok çe­kil­miş fil­mi kul­lan­ma­dı, bun­la­rın iyi yo­rum­lan­ma­dı­ğı­nı söy­lü­yor­du. Ama ge­nel ola­rak Şe­rif Gö­ren fil­mi ba­şa­rı­lı bir bi­çim­de ha­ya­ta ak­tar­mış­tı.
GÜ­NEY: Film­de san­sür­le­nen ve­ya çı­ka­rı­lan her­han­gi bir bö­lüm var mı? Gör­dü­ğü­müz ka­da­rıy­la fil­min ori­ji­na­lin­de bir sah­ne­de yer alan “Kür­dis­tan” ya­zı­sı çı­ka­rıl­mış.
FA­TOŞ GÜ­NEY: “Kür­dis­tan” çı­ka­rıl­ma­say­dı za­ten fil­mi gö­re­mez­di­niz. Baş­ka çı­kan hiç­bir şey yok. Za­ten “Kür­dis­tan” da sa­de­ce harf­ler­den iba­ret bir ya­zıy­dı. Ya­ni fil­min hiç­bir ye­ri­ni et­ki­le­me­di, ve onu çı­kar­ma­say­dık, film bel­ki bir 17 se­ne da­ha gö­rü­le­mez­di. Se­be­bi­ni de her­kes bi­lir, bu­nu bu­ra­da söy­le­me­me ge­rek yok. Ama ör­ne­ğin “Du­var” fil­mi var ikin­ci sı­ra­da. Yıl­maz Gü­ney’in son yö­net­ti­ği film, esas o bir Yıl­maz Gü­ney fil­mi, çün­kü hem se­nar­yo ken­di­si­nin, hem de yö­net­men ken­di­si. Ör­ne­ğin onun ya­yın­la­ma iz­ni­ni alır­ken çok zor­lan­dım, çün­kü san­sür kalk­mış gö­zü­kü­yor, ama ora­da Kül­tür Ba­kan­lı­ğı’ndan ve Mil­li Gü­ven­lik Ku­ru­lu’ndan in­san­la­ra ka­dar bir jü­ri top­la­nı­yor, on­lar fil­me ge­çer oy ve­rir­ler­se gös­te­ri­me gi­re­bi­li­yor. “Du­var” fil­min­de ba­na şu­ra­sı çı­ka­rı­lır mı, bu­ra­sı çı­ka­rı­la­bi­lir mi fa­lan gi­bi şey­ler söy­le­di­ler, de­dim ki “bu fil­min kı­lı­na da­hi do­ku­nu­la­maz, bu fil­mi ya top­tan red­de­der­si­niz, ya da hiç­bir şey çı­ka­rı­la­maz”. Eğer top­tan red­de­dil­sey­di da­ha fark­lı şey­ler dü­şü­nü­yor­dum. Yi­ne gün­de­me ge­le­cek­ti san­sür ve ya­sak­lar. Bu­nu da ar­tık kim­se­nin gö­ğüs­le­ye­cek gü­cü kal­ma­mış­tı. Onun için fil­min hep­si­ne izin ver­di­ler. Şu­nu de­mek is­ti­yo­rum, ben Yıl­maz Gü­ney film­le­ri­nin, eser­le­ri­nin hiç­bir ka­re­si­ne do­kun­durt­mam. Bu­na da hiç­kim­se­nin hak­kı ol­du­ğu­nu dü­şün­mü­yo­rum. Ama iş­te “Kür­dis­tan”, böy­le bir ya­zı, bir tek o çı­ka­rıl­dı, Tür­ki­ye’nin şart­la­rın­dan ötü­rü.
GÜ­NEY: Önü­müz­de­ki dö­nem­de han­gi ça­lış­ma­la­rı­nız ola­cak?
FA­TOŞ GÜ­NEY: “Yol”dan son­ra bir se­ne için­de şun­lar var: “Du­var” çı­ka­cak. Fa­kat “Du­var”dan ön­ce bir iki ta­ne, bel­ki üç ta­ne ken­di­si­nin de rol al­dı­ğı fil­mi­ni bir se­ne içe­ri­sin­de çı­kar­ma­yı dü­şü­nü­yo­rum. Ör­ne­ğin bu “Umut” ola­bi­lir, “Ar­ka­daş” ola­bi­lir, “Ağıt” ola­bi­lir. Özel­lik­le genç si­ne­ma­se­ver­ler, ye­ni ku­şak in­san­lar, Yıl­maz Gü­ney ile ta­nış­tı­lar, ama bir de onun ken­di­si­ni gör­mek, onu ta­nı­mak is­ti­yor­lar, onun­la yüz­yü­ze gel­mek is­ti­yor­lar. Ben­ce Yıl­maz Gü­ney bü­yük bir oyun­cu, müt­hiş bir oyun­cu ay­nı za­man­da, onun için böy­le bir­kaç fil­mi­ni çı­kar­ma­yı dü­şü­nü­yo­rum. Ama on­lar da o şe­kil­de çı­ka­maz, ye­ni­den ya­pıl­ma­sı ge­re­ki­yor. Ses, mü­zik, efekt, hep­si­nin ye­ni­den ya­pıl­ma­sı ge­re­ki­yor. Bun­lar da bir büt­çe­yi ge­rek­ti­ri­yor. İş­te “Du­var” var sı­ra­da, o da ay­nı şey­le­ri ge­rek­ti­ri­yor. Ba­ka­lım “Yol” şu an­da borç­la­rı­nı ödü­yor, ya­ni Yıl­maz Gü­ney ça­lı­şı­yor bir yan­dan. Onun borç­la­rı öden­dik­ten son­ra yap­mak is­ti­yo­rum bun­la­rı.
GÜ­NEY: Si­zin Fa­toş Gü­ney ola­rak ken­di­ni­ze biç­ti­ği­niz mis­yon ne­dir?
FA­TOŞ GÜ­NEY: Mis­yo­nu­mu bi­li­yor­su­nuz. İş­te her za­man söy­lü­yo­rum, Fa­toş var, her­şey­den ba­ğım­sız bi­ri­si­yim. Bu­ra­sı Tür­ki­ye kül­tür ve sa­nat mü­ca­de­le­sin­de bir mev­zi, onur­lu bir mev­zi. Bu­nu ya­şat­mak be­nim ama­cım. Yıl­maz Gü­ney’in eşi ol­ma­ya­bi­lir­dim, hiç ta­nı­ma­ya­bi­lir­dim onu, ama yi­ne de böy­le bir yer­de ça­lı­şı­yor ola­bi­lir­dim. Doğ­ru bir şey­ler ya­pa­bi­lir­sek eğer, yap­ma­yı ba­şa­ra­bi­lir­sek, ken­di­mi çok hu­zur­lu his­se­di­yo­rum. Çün­kü çok bü­yük bir si­ne­ma us­ta­sı­nın, dün­ya si­ne­ma­sı­na dam­ga­sı­nı vur­muş bir si­ne­ma us­ta­sı­nın baş­ya­pıt­la­rı­nın ken­di ül­ke­sin­de gös­te­ril­me­miş ol­ma­sın­dan ben utanç du­yu­yor­dum ken­di adı­ma. Bu du­rum si­ne­may­la il­gi­li her­ke­sin ar­tık utanç du­ya­ca­ğı bir­şey ha­li­ne gel­di. Bu­nu si­ne­ma­cı­la­ra da böy­le an­lat­tım, bu şe­kil­de ik­na et­tim on­la­rı. Onun için “Yol”u ar­tık ken­di hal­kıy­la, Tür­ki­ye halk­la­rıy­la bu­luş­tur­duk, ama “Du­var” var sı­ra­da şim­di.
GÜ­NEY: Yıl­maz Gü­ney’in bir re­ji­sör, bir sa­nat­çı ola­rak Tür­ki­ye halk­la­rıy­la bu­luş­tu­ğu­nu söy­le­ye­bi­li­riz, fa­kat bir dev­rim­ci ola­rak, bir ko­mü­nist ola­rak o he­nüz ye­te­rin­ce bi­lin­mi­yor, özel­lik­le ye­ni ku­şak­lar ta­ra­fın­dan. Yıl­maz Gü­ney’in “Si­ya­sal Ya­zı­lar”ının ba­sıl­ma­sı ko­nu­sun­da ne dü­şü­nü­yor­su­nuz?
FA­TOŞ GÜ­NEY: “Si­ya­sal Ya­zı­lar” di­zil­di, ka­pak­la­rı bi­le ha­zır, şu an­da avu­kat­la­rı­mız in­ce­li­yor­lar, fa­kat ge­len ha­ber­ler hiç de par­lak de­ğil. Ben hiç de­ğil­se ya­zı­la­rın ba­zı yer­le­ri­ne bant ko­ya­rak ve al­tı­na “şu an­da şu şu mad­de­ler ge­re­ğin­ce ya­sak­tır” şek­lin­de açık­la­ma ya­pa­rak ya­yın­la­ma­yı dü­şü­nü­yor­dum. Ya­ni ama­cım, in­san­lar al­sın­lar ve gör­sün­ler. Ve ki­ta­bın ne ka­da­rı hâ­lâ ya­sak­tır, onu gör­sün­ler. Çün­kü bu da ben­ce önem­li bir şey­dir. Ki­ta­bı alı­yor­sun eli­ne, ki­ta­bın el­li say­fa­sın­dan, di­ye­lim ki beş say­fa­sı on say­fa­sı oku­na­ma­ya­cak du­rum­da. Bu­nun gi­bi bir şey dü­şün­müş­tüm. Şim­di onu bek­li­yor­um. Ama ge­ri­ye faz­la bir­şey kal­mı­yor. O za­man da bu ki­ta­bı ni­ye çı­ka­ra­cak­sı­nız di­yor­lar. Böy­le bir tar­tış­ma var. Yö­ne­tim Ku­ru­lu top­lan­tı­sın­da bu­nu ye­ni­den de­ğer­len­di­re­ce­ğiz. Ama iş­te her şey ba­sıl­dı, ka­pak­la­rı bi­le ha­zır. Ben İz­mir Ki­tap Fu­arı’na ye­tiş­tir­me­yi dü­şü­nü­yor­dum, ama bu du­rum­dan ötü­rü şu an­da ye­tiş­me­di.
GÜ­NEY: Son ola­rak söy­le­mek is­te­di­ği­niz bir şey var mı?
FA­TOŞ GÜ­NEY: Ben bü­tün in­san­la­rı sev­giy­le ku­cak­lı­yo­rum, on­la­ra te­şek­kür et­mek is­ti­yo­rum, her­şey adı­na te­şek­kür et­mek is­ti­yo­rum, ya­ni dün­ya­da­ki bü­tün iyi, gü­zel, doğ­ru şey­ler adı­na; Tür­ki­ye’de­ki bü­tün gü­zel­lik­ler ve iyi­lik­ler adı­na te­şek­kür et­mek is­ti­yo­rum. Bir umut var di­yo­rum, bu umu­du ta­şı­ya­ca­ğız di­yo­rum ve ta­şı­mak is­ti­yo­rum. De­di­ğim gi­bi, “Yol”a gös­te­ri­le­cek il­gi be­nim için se­çim­ler­den de da­ha önem­liy­di. Ve bu­nu gör­düm ben, keş­ke Yıl­maz da gö­re­bil­sey­di. Öl­me­den gör­düm, ara­dan 17 yıl geç­tik­ten son­ra gör­düm. Çok uzun bir za­man­dı bu. Ger­çi yıl­lar bir rüz­gar gi­bi ge­çip gi­di­yor, ama yi­ne de çok uzun yıl­lar­dı bun­lar. Bu­nu gör­düm, keş­ke Yıl­maz da gö­re­bil­sey­di. Ve ben her­ke­si umut­la ku­cak­lı­yo­rum. Her­şe­ye rağ­men her­şey gü­zel ola­cak der­dik biz Yıl­maz’la. Ve ger­çek­ten de Tür­ki­ye’de de her­şe­ye rağ­men her­şe­yin gü­zel ola­ca­ğı­na inan­cım pe­kiş­ti be­nim.
GÜ­NEY: Te­şek­kür ede­riz.
10 Mart 1999

(Not: Yol filminden ya­yın­la­dı­ğı­mız fo­toğ­raf­lar Gü­ney Film­ci­lik San. ve Tic. A.Ş. Ya­yın­la­rı Yılmaz Güney Dizisi arasında çıkan YOL ki­ta­bın­dan alın­mış­tır.)

Yıl­maz Gü­ney ile bir söy­le­şi


Söy­le­şi Dur­sun Ak­çam ta­ra­fın­dan ya­pıl­mış ve Av­ru­pa’da ya­yın­la­nan “De­mok­rat Tür­ki­ye” ad­lı ga­ze­te­nin 15 Ey­lül-15 Ekim 1982 ta­rih­li 9. sa­yı­sın­da ya­yın­lan­mış­tır. Yıl­maz Gü­ney’in ölü­mü­nün 20. yıl­dö­nü­mün­de onu de­ği­şik et­kin­lik­ler­le anar­ken, onun ka­mu­oyu ta­ra­fın­dan pek bi­lin­me­yen, ta­nın­ma­yan dü­şün­ce­le­ri­ni de ta­nıt­mak, onun kül­tü­rel-sa­nat­sal ve si­ya­sal dü­şün­ce­le­ri­ne sa­hip çı­kan bir der­gi­nin gö­rev­le­ri ara­sın­da­dır. Bu bi­linç­le söz­ko­nu­su söy­le­şi­yi ol­du­ğu gi­bi okur­la­rı­mı­za su­nu­yo­ruz. — GÜ­NEY
Yıl­maz Gü­ney di­yor ki: Yol Fil­min­de Asıl Sar­sı­cı Olan Tür­ki­ye Ger­çe­ği­dir
Fır­tı­na­la­rın sa­nat­çı­sı
Bek­le­me­di­ğim hal­de bir­den Yıl­maz Gü­ney’le kar­şı­laş­mak gü­zel bir sürp­riz ol­muş­tu. Oy­sa bir baş­ka­sı alıp gö­tü­re­cek­ti be­ni san­mış­tım Yıl­maz’a.
“De­li­kan­lı­lar­dan bi­ri­si­ni gön­der­sey­din!” de­dim.
“Ben de de­li­kan­lı­yım ağ­abey.” de­di gü­lüm­si­ye­rek.
Ger­çek­ten genç­ti, dinç­ti, dal boy­lu bir Ana­do­lu yi­ği­di. Mah­pus­luk yıl­la­rın­da da hep öy­le kal­dı. Umut­suz­lu­ğa, yıl­gın­lı­ğa düş­me­di, tes­lim ol­ma­dı hiç bir za­man.
Kı­sa bir ara­yı kat­maz­sak 12 Mart 1971’den, 12 Ey­lül 1980 dar­be­si­nin ni­ce son­ra­la­rı­na de­ğin 10 yıl­lık ya­şa­mı mah­pus­ha­ne­ler­de geç­ti. De­mir ka­fes­ler ar­dın­da ro­man yaz­dı, hi­ka­ye, ma­ka­le yaz­dı, ola­nak­la­rı ve fır­sat­la­rı so­nu­na de­ğin zor­la­ya­rak ulus­la­ra­ra­sı dü­zey­de ödül­ler ka­za­nan se­nar­yo­lar yaz­dı, film ça­lış­ma­la­rı­nı sür­dür­dü, düş­ma­na inat!...
Onu mah­pus­ha­ne­de de ra­hat bı­rak­mı­yor­lar­dı. Kit­le­le­rin gö­zün­den dü­şür­mek için­ bir yan­dan pro­va­kas­yon­lar ha­zır­lı­yor­lar, öte yan­dan da film­le­ri­ne san­sür ko­ya­rak hal­kı­mı­za gös­te­ril­me­si­ni en­gel­li­yor­lar­dı. Bu ara­da sav­cı­lar da boş dur­mu­yor­lar­dı. Ya­yın­lan­mış çe­şit­li ya­zı­la­rın­dan do­la­yı “ko­mü­nizm pro­pa­gan­da­sı yap­mak” ge­rek­çe­siy­le da­va üs­tü­ne da­va açı­yor­lar­dı. İs­te­nen ha­pis ce­za­la­rı­nın top­la­mı ise 100 yı­la ula­şı­yor­du. Bu da­va­la­rın bir­ço­ğu so­nuç­lan­mış, 22,5 yıl ha­pis ce­za­sı ke­sin­leş­miş­tir. Bu so­nu­cu, “Yıl­maz bir ci­na­yet suç­lu­su­dur.” di­yen­le­re ar­ma­ğan et­mek is­te­riz!
Yıl­maz’ın Can­nes Film Fes­ti­va­lin­de “Yol” fil­mi ile ka­zan­dı­ğı ba­şa­rı ise ba­zı ka­fa­la­ra tok­mak gi­bi in­miş­tir ve on­la­rı şaş­kı­na çe­vir­miş­tir.
Uzun­ca söy­leş­tik Yıl­maz’la. Fır­tı­na­la­rın sa­nat­çı­sı Yıl­maz Gü­ney, o öl­çü­de de say­gı­lı, gös­te­riş­ten, ça­lım­dan uzak, te­pe­den tır­na­ğa Ana­do­lu ko­kan ya­lın bir halk sa­nat­çı­sı. Her sö­zü­nü öl­çe­rek bi­çe­rek ko­nu­şu­yor, ama ken­din­den emin, ken­di­ne gü­ve­ne­rek...
İyi­si mi uzat­ma­dan, sö­zü Yıl­maz’a bı­ra­ka­yım. İş­te so­ru­lar, iş­te ya­nıt­la­rı:
Can­nes Ulus­la­ra­ra­sı Film Fes­ti­va­li’nde­ki ba­şa­rı­nız Tür­ki­ye’li an­ti-fa­şist­le­ri se­vin­dir­di. Bu ba­şa­rı­nı­zın sa­nat­sal da­ya­nak­la­rı üs­tü­ne ne­ler söy­le­mek is­ter­si­niz?
– ...Bi­lin­di­ği gi­bi “YOL” can­nes’de üç ödül al­dı. Gav­ras’ın “MIS­SING” fil­mi ile Al­tın Pal­mi­ye’yi pay­laş­tı. Ulus­la­ra­ra­sı Si­ne­ma Eleş­tir­men­le­ri Bir­li­ği’nin (FIP­RES­CI) en iyi film ödü­lü ve IN­TER FİLM (OCIC)’in man­si­yo­nu.
FIP­RES­CI, yir­mi­iki üye­si­nin oy­bir­li­ği ile “YOL”u, en iyi film se­çer­ken şöy­le bir açık­la­ma yap­tı:
“Top­lum­sal ve si­ya­sal ta­nık­lı­ğın­da gös­ter­di­ği si­ne­ma­sal güç ve me­de­ni ce­sa­ret için...”
Ve si­ne­ma ya­zar­la­rı, “YOL”u, “he­ye­can ve­ri­ci”, “Yü­rek­li bir film”, “şok”, “bir ba­şe­ser” gi­bi sı­fat­lar­la ni­te­le­di­ler. “YOL”un, ge­rek si­ne­ma ya­zar­la­rı­nı, ge­rek­se, ulus­la­ra­ra­sı söz sa­hi­bi si­ne­ma adam­la­rı­nı ve özel­lik­le de her ke­sim­den iz­le­yi­ci­le­ri et­ki­le­me­si, sars­ma­sı, çe­şit­li açı­lar­dan de­ğer­len­di­ril­me­li­dir.
Ben­ce bi­rin­ci­si, an­lat­tı­ğı­mız şe­yi, ya­ni çe­şit­li mil­li­yet­ler­den hal­kı­mı­zı ve onun için­de bu­lun­du­ğu ko­şul­la­rı ken­di de­ne­yim­le­ri­miz­le ya­kın­dan ta­nı­yo­ruz.
İkin­ci­si, sa­na­tı­mı­zı su­nar­ken, ken­di­mi­zi ya­pay öl­çü­ler içi­ne sok­mak ve bun­dan ötü­rü Av­ru­pa­lı­ya be­ğen­dir­mek gi­bi bir prob­le­mi­miz yok­tu.
Ya­şa­dı­ğı­mız top­lum­sal ve si­ya­sal bas­kı­la­rın ta­nık­lı­ğı­nı, ger­çek­çi bir göz­le ya­par­ken, me­ka­niz­me, ku­ru­lu­ğa düş­me­di­ği­miz gi­bi, po­pü­lizm, me­lod­ram, acın­dır­mak gi­bi tu­zak­la­ra da düş­me­dik. Es­te­tik kay­gı­la­rı, sa­nat­sal du­yar­lı­lı­ğı el­den bı­rak­ma­dık. İçe­ri­ğe ver­di­ği­miz de­ğe­rin ya­nı­sı­ra, an­la­tım di­li­ne de ge­re­ken öne­mi ver­dik. Özel­lik­le kur­gu sı­ra­sın­da, Şe­rif ar­ka­da­şın ya­lın si­ne­ma di­li­ni, da­ha da ti­tiz­lik­le ko­ru­ma­ya ça­lış­tık. Ve hat­ta ka­ta­bi­le­ce­ği­miz şey­le­ri, an­cak olum­suz­luk­la­rı ayık­lı­ya­rak yap­ma­ya ça­lış­tık. So­nuç­ta, ya­lın, iç­ten, saf bir film çık­tı. O den­li de et­ki­li.
Ha­ya­tın zıt­lık­la­rı, fil­mi­mi­zin te­me­liy­di. Ve bu, fil­mi­mi­ze ger­çek­lik, inan­dı­rı­cı­lık ve de­rin­lik ka­zan­dır­dı. Fran­ce-So­ir’in ya­zar­la­rın­dan R. Cha­zel şöy­le di­yor­du:
“Bu film­de her­şey gü­zel ve tüy­ler ür­per­te­cek ka­dar müt­hiş. Her­şey aşk ve her­şey kin. İn­san­ca ve şey­tan­ca. Zıt­la­rın fil­mi. Yu­mu­şak ve şid­det­li re­sim­ler. Ra­hat­la­tı­cı man­za­ra­lar ve si­lah­la­rın ger­çe­ği.”
Tür­ki­ye’nin si­ya­sal ve top­lum­sal ger­çe­ği­ni yan­sı­tır­ken, alı­şıl­mış mi­li­tan si­ne­ma, po­li­tik si­ne­ma ka­lıp ve yön­tem­le­ri­ni de­ğil de, ken­di­ne öz­gü bir an­la­yı­şın, ya­ni yu­mu­şak bir di­lin kul­la­nıl­ma­sı, fil­mi­mi­ze da­ha iç­ten, saf, do­ğal bir gö­rü­nüm ka­zan­dır­mış­tır. Ta­rık’ın, Hik­met Çe­lik’in, Nec­met­tin’in ge­nel ola­rak bü­tün oyun­cu­la­rın abart­ma­sız oyun­la­rı, ka­me­ra­nın düz, ya­lın ta­nık­lı­ğı, ki­şi­le­rin an­la­tı­lı­şın­da­ki ob­jek­tif­lik, iz­le­yi­ci­le­ri­ni yü­rek­le­rin­den ya­ka­la­mış ve on­la­rı da­ha da de­rin­den sars­ma­yı ve dü­şün­dür­me­yi ba­şar­mış­tır.
Şu­nu söy­le­mek is­te­rim ki, asıl sar­sı­cı olan film de­ğil­dir. Asıl sar­sı­cı olan Tür­ki­ye ger­çe­ği­dir. Kürt hal­kı­nın al­tın­da ya­şa­dı­ğı ulu­sal bas­kı­dır. Fe­odal ah­la­kın yı­kın­tı­la­rı­dır. Fil­min ba­şa­rı­sı, bu ger­çe­ğin ta­nık­lı­ğın­da, sa­nat­sal ve es­te­tik gö­rev­le­ri­ni ve do­ğru tes­bit­le­ri­ni, bir po­ta­da erit­me­yi ba­şar­ma­sın­da­dır. Öte yan­da, Kürt hal­kı­nın acı­la­rı­na par­mak ba­san, Kürt­çe tür­kü ve di­ya­log kul­la­nı­lan ilk Tür­ki­ye fil­mi ol­ma­sı açı­sın­dan da, ön­cü bir rol oy­na­dı­ğı­nı vur­gu­la­ya­lım.
Sa­nat ya­şa­mı­nız sü­rek­li bir ge­li­şim gös­ter­di. Bu ge­li­şim sü­re­ci için­de fil­mi­ni­zin ba­şa­rı­sı­nı na­sıl ni­te­li­yor­su­nuz?
...“YOL”un ba­şa­rı­sı, sa­de­ce be­nim de­ğil, baş­ta Şe­rif, Ta­rık ve fil­me kat­kı­sı bu­lu­nan bü­tün ça­lı­şan ar­ka­daş­la­rın, fil­me des­tek olan, yar­dım eden in­san­la­rın ve bu nok­ta­dan ha­re­ket­le, çe­şit­li mil­li­yet­ler­den Tür­ki­ye hal­kı­nın, an­ti-fa­şist güç­le­rin ba­şa­rı­sı­dır. Fil­min ba­şa­rı­sı, dün­ya­nın çe­şit­li ül­ke­le­rin­de, çok zor ko­şul­lar al­tın­da film ya­pan genç si­ne­ma adam­la­rı­nın da ba­şa­rı­sı sa­yıl­ma­lı­dır.
“YOL”u, ne den­li zor ko­şul­lar al­tın­da ger­çek­leş­tir­dik, bi­li­ni­yor. Bu­ra­dan çı­kar­tı­la­cak ders şu­dur. En zor, en ina­nıl­maz ko­şul­lar al­tın­da bi­le, ba­şa­rı­ya gi­den yol­lar bu­lu­na­bi­lir. Bu sa­de­ce sa­nat ala­nın­da de­ğil, ha­ya­tın her ala­nın­da müm­kün­dür. Ye­ter ki, do­ğru ve sa­ğlam bir si­ya­set iz­le­ye­bi­le­lim, kol­lek­tif ça­lış­ma­nın so­rum­lu­luk ve gö­rev­le­ri­ni iyi kav­ra­ya­lım ve ge­re­ken sab­rı gös­te­re­lim.
Şim­di yurt dı­şın­da­sı­nız. Sa­nat­sal ça­lış­ma­la­rı­nız kuş­ku­suz, bu­ra­da da sü­re­cek. Bu ça­lış­ma­la­rı na­sıl ön­gö­rü­yor­su­nuz? Film yap­ma ve öte­ki sa­nat­sal ça­lış­ma­la­rı­nız­da, ya­ban­cı ku­ru­luş­lar­la iş­bir­li­ği yap­ma­yı, or­tak ya­pım­lar ver­me­yi dü­şü­nü­yor mu­su­nuz?
...Be­nim için en önem­li so­run, ba­ğım­sız­lı­ğı­mı ko­ru­ma so­ru­nu, ya­ni, ya­ra­tı­cı öz­gür­lü­ğü­mü ve si­ya­sal tav­rı­mı kı­sıt­la­ya­cak tu­zak­la­ra düş­me­me so­ru­nu­dur. Bu­gü­ne ka­dar, bir­çok acı ör­ne­ği­ni gör­dü­ğü­müz gi­bi, ger­çek­ten de­ğer­li bir­çok sa­nat­çı, ka­pi­ta­list si­ne­ma çark­la­rı­nın ara­sın­da ezil­di ve ki­şi­lik­le­ri­ni yi­tir­di­ler. Dün­ya si­ne­ma sa­na­yii bir ca­na­var­dır, eli­ni ver­sen ko­lu­nu kur­ta­ra­maz­sın, sa­kat ka­lır­sın. Öy­le iliş­ki­ler kur­mak is­ti­yo­rum ki, hem dü­şün­dük­le­ri­mi ya­pa­bi­le­yim, hem de ge­niş kit­le­le­re ula­şa­bi­le­yim. Av­ru­pa ko­şul­la­rın­da film yap­mak bü­yük pa­ra­la­rı ge­rek­ti­ri­yor. Bu­gün­kü du­ru­mum, tek ba­şı­ma film ya­pa­bi­le­cek ko­şul­la­rı içer­mi­yor. Kar­şı­lık­lı ya­rar ve ba­ğım­sız­lı­ğı­mı ko­ru­ma te­me­lin­de or­tak ya­pım­cı­lar bul­ma­lı­yım. Kü­çük ve or­ta ka­pa­si­te­li ya­pım­cı­lar­la iş­bir­li­ği dü­şü­nü­yo­rum. Tek ba­şı­ma film ya­pa­cak du­ru­ma ge­lin­ce­ye ka­dar böy­le bir hat iz­le­mek zo­run­da­yım.
Yurt dı­şın­da, çok sa­yı­da Tür­ki­ye’li sa­nat­çı­lar da var. On­lar­la bir­lik­te ça­lış­ma­lar plan­lı­yor mu­su­nuz?
...Bu so­ru­na iki açı­dan ba­kı­yo­rum. Bi­rin­ci­si sa­nat­sal da­ya­nış­ma, ikin­ci­si mad­di da­ya­nış­ma. Ya­ni, ola­nak­la­rım öl­çü­sün­de, yurt­dı­şın­da­ki sa­nat­çı ar­ka­daş­la­ra film­le­rim­de yer ve­re­rek ve bu­nu müm­kün ol­du­ğu ka­dar ge­niş kap­sam­lı tu­ta­rak mad­di des­tek ol­mak. İkin­ci­si de, on­la­rın sa­nat­çı ye­te­nek­le­ri­ni fil­mim­de kul­lan­mak, kar­şı­lık­lı sa­nat­sal et­ki­le­şi­mi sa­ğla­mak. Mü­zik, oyun, de­kor, tek­nik ve da­ha bir çok şey dü­şü­nür­ken, in­san mal­ze­me­si­nin te­me­li­ni, yurt­dı­şın­da­ki Tür­ki­ye­li­ler­den oluş­tur­ma­yı dü­şü­nü­yo­rum.
An­ti-fa­şist, an­ti-em­per­ya­list sa­va­şım­da, yı­ğın­la­ra güç ve­re­cek, bu sa­va­şı­mı dün­ya öl­çü­sün­de du­yu­ra­cak bir sa­nat ha­re­ke­ti ya­rat­ma ko­şul­la­rı­nı na­sıl gö­rü­yor­su­nuz?
...Dev­rim­ci sa­nat, dev­rim­ci mü­ca­de­le için­de olu­şur ve ge­li­şir. Dev­rim­ci sa­nat, dev­rim­ci sü­re­ci an­la­tan sa­nat­tır. Dev­rim­le, kar­şı­lık­lı et­ki­le­şim için­de olan sa­nat­tır. Bir ya­nıy­la, dev­ri­mi et­ki­ler­ken, bir ya­nıy­la da on­dan et­ki­le­nir.
Ben sa­nat­sal mü­ca­de­le­mi, si­ya­sal mü­ca­de­le­den, an­ti-fa­şist, an­ti-em­per­ya­list mü­ca­de­le­den ay­rı gör­mü­yo­rum. Ken­di­si­ne dev­rim­ci adı­nı ve­ren hiç­bir sa­nat­çı ar­ka­da­şı­mın da, fark­lı dü­şün­dü­ğü­nü san­mı­yo­rum. Bi­lin­di­ği gi­bi sa­nat ala­nı­nın kap­sa­mı çok ge­niş­tir. Si­ne­ma sa­na­tı, bu ala­nı­nın sa­de­ce bir par­ça­sı­dır. Dev­rim kav­ga­sı, mü­ca­de­le içe­ri­sin­de, dev­rim­ci mü­zi­ği, ro­ma­nı, şii­ri, si­ne­ma­yı, re­si­mi, ti­yat­ro­yu ge­liş­ti­re­cek ve ger­çek ki­şi­li­ği­ne ka­vuş­tu­ra­cak­tır. Bu­gün için, ki­şi­li­ği­ne ka­vuş­muş bir dev­rim­ci sa­nat­tan söz ede­me­yiz. Çün­kü dev­rim­ci mü­ca­de­le­miz, esas ola­rak ki­şi­li­ği­ni bul­muş de­ğil­dir. Ge­nel an­la­mıy­la dev­rim­ci sa­nat, dev­rim­ci si­ya­set­le can­lı iliş­ki­ler için­de­dir. Hal­kın dev­rim­ci duy­gu­la­rı­nı, dev­rim­ci bi­lin­ci­ni, ah­la­kı­nı, kül­tü­rü­nü et­ki­ler ve eğ­itir­ken, dev­rim­den de et­ki­le­nir ve ken­di­si­ni eğ­itir. Bu­ra­da al­tı­nı çiz­me­miz ge­re­ken, kit­le­le­rin dev­rim­ci eğ­iti­mi, dev­rim­ci sa­nat an­la­yış­la­rı ile dev­rim­ci sa­nat ara­sın­da­ki iliş­ki­dir. Ya­ni, kit­le­le­rin gös­te­re­ce­ği sa­ğlık­lı tep­ki, olum­lu ve olum­suz, dev­rim­ci sa­na­tı et­ki­le­ye­cek­tir. Do­ğa­da, top­lum­sal ve si­ya­sal ha­yat­ta bir ku­ral olan do­ğal ayık­lan­ma, sa­nat­sal ha­yat için de ge­çer­li­dir. Dev­rim­ci sa­nat adı­na po­pü­liz­me, halk­çı­lık adı­na ba­sit­li­ğe dü­şen­ler, dev­ri­me ya­rar de­ğil za­rar sa­ğlar­lar. Bun­lar, hal­kın bi­lin­ci­ni hep dü­şük gö­rür­ler ve ken­di­le­ri­ni bu­na gö­re ayar­la­ma­ya ça­lı­şır­lar. Oy­sa bi­zim önü­müz­de, ya­ni dev­ri­min önün­de, va­ro­lan en­gel­ler, sa­de­ce fa­şiz­min, em­per­ya­liz­min, bur­ju­va­zi­nin, açık ge­ri­ci­li­ğin güç­le­ri de­ğil, ay­nı za­man­da dev­rim saf­la­rın­da va­ro­lan za­af­lar­dır da. Ulus­la­ra­ra­sı plan­da, an­ti-fa­şist, an­ti-em­per­ya­list ka­rak­ter­li sa­nat­sal se­si du­yur­mak için, ön­ce­lik­le ken­di içi­miz­den ha­re­ket et­me­li­yiz. Ken­di­mi­ze, ger­çek­çi ve eleş­ti­rel bir göz­le yak­laş­ma­dan, za­af­la­rı­mı­za eğ­il­me­den, ek­sik­lik­le­ri­miz ve ha­ta­la­rı­mız kar­şı­sın­da ce­sur ol­ma­dan, böy­le bir ha­re­ket ya­ra­ta­ma­yız. Ya­rat­sak bi­le ba­şa­rı­ya ula­şa­ma­yız.
Ki­şi­sel ka­nım odur ki, özel­lik­le yurt dı­şın­da­ki dev­rim­ci sa­nat­çı­lar, gün­lük iliş­ki­le­rin dar, çık­maz so­ka­ğa ben­ze­yen ha­va­sı için­de bu­nal­tıl­mak­ta­dır­lar. Gün­lük ha­ya­tın te­la­şı ve de­ğer yar­gı­la­rı sa­nat­sal ça­lış­ma­la­rı ge­ri­let­me­me­li­dir. Bir sa­nat­çı, üret­ti­ği her ye­ni şey­le ken­di­si­ni de ye­ni­den üret­me­li­dir. Ken­di­si­ni sü­rek­li üre­ten sa­nat­çı­la­rı­mız se­si­mi­zi da­ha iyi du­yu­ra­cak­lar­dır. Mü­zi­ği­miz­den ro­ma­nı­mı­za, si­ne­ma­mız­dan ti­yat­ro­mu­za ka­dar, bu tip ar­ka­daş­la­ra ih­ti­ya­cı­mız var­dır. Bel­ki­de, ge­nel ola­rak sa­nat­çı ar­ka­daş­la­rın so­run­la­rı­nı tar­tı­şa­bi­le­cek­le­ri bir top­lan­tı, bu so­ru­ya da­ha da açık­lık ge­ti­re­cek­tir. Böy­le bir top­lan­tı­nın, ilk adım ola­rak, ya­rar­lı ola­ca­ğı­na ina­nı­yo­rum...
Bir sa­nat­çı­nın, an­ti-fa­şist, an­ti-em­per­ya­list sa­va­şım­da ye­ri, gö­re­vi ve iş­le­vi ne ol­ma­lı­dır?
...Dev­rim­ci bir sa­nat­çı, her­şey­den ön­ce, bi­lim­sel sos­ya­liz­min bi­li­miy­le ken­di­si­ni do­nat­ma­ya ça­lış­ma­lı ve sa­nat­sal mü­ca­de­le­si­ne bu bi­li­mi kla­vuz et­me­li­dir. Dev­rim­ci te­ori­nin yol gös­ter­me­di­ği bir sa­nat, hiç­bir za­man dev­rim­ci mü­ca­de­le ile bir­leş­mez ve dev­rim­ci mü­ca­de­le için­de­ki za­af­la­ra kar­şı mü­ca­de­le yü­rü­te­mez.
Kit­le­le­rin o gün için­de bu­lun­du­ğu ruh ha­li, kav­ra­yış dü­ze­yi için­de bo­ğul­ma­ma­lı­yız; kit­le­le­rin bi­lin­ci­ni de­rin­leş­ti­ri­ci, he­ye­can­la­rı­nı ge­liş­ti­ri­ci ürün­ler ver­me­li ve on­la­rı mü­ca­de­le­nin se­yir­ci­le­ri de­ğil, mü­ca­de­le­nin ta­şı­yı­cı­la­rı du­ru­mu­na ge­tir­me­ye kat­kı­da bu­lun­ma­lı­yız. Ge­ri­ci çev­re­le­rin ge­liş­tir­di­ği an­ti-pro­pa­gan­da kar­şı­sın­da, kit­le­le­ri uya­nık tut­ma­lı ve bur­ju­va sa­na­tı­nın yoz­luk­la­rı­na kar­şı al­ter­na­tif­ler ge­liş­tir­me­li­yiz. Sa­nat, kit­le­le­ri eğ­it­me­li­dir, dev­ri­me ha­zır­la­ma­lı­dır.
Grup du­var­la­rı­nın ha­la ayak­ta dur­du­ğu bu or­tam­da, dev­rim is­te­yen bir­çok in­sa­nın, ide­olo­jik ve si­ya­si ola­rak pay­la­şıl­dı­ğı gi­bi sa­nat­çı­la­rın ço­ğu da çe­şit­li grup­lar­ca pay­la­şıl­mış­tır. Dev­rim­ci ol­du­ğu­nu söy­le­yen sa­nat­çı­lar, esas ola­rak gru­bun de­ğil, dev­ri­min sa­nat­çı­la­rı ol­ma­lı­dır­lar. Dev­rim­ci mü­ca­de­le­yi te­kel­le­rin­de gö­ren ör­güt­le­rin du­ru­mu or­ta­da­dır. Bö­lün­müş­lü­ğü bir­li­ğe çe­vir­me­de sa­nat­çı­la­ra bü­yük gö­rev­ler düş­tü­ğü­ne ina­nı­yo­rum. An­cak, sa­nat­çı­lar, han­gi an­lam­da bir­lik so­ru­su­na bi­lim­sel ce­vap bul­ma­lı­dır­lar.
Dev­ri­min önün­de­ki sos­yal güç­ler, ken­di sı­nıf çı­kar­la­rı­na uy­gun sa­nat ha­re­ket­le­ri de ya­ra­tır­lar. Si­ya­si ve as­ke­ri mü­ca­de­le­le­ri­ni, sa­nat­sal ça­lış­ma­lar­la güç­len­dir­mek is­ter­ler. Biz pro­le­tar­ya­nın sa­na­tı­na, hal­kın de­mok­ra­tik dev­rim­ci sa­na­tı­na sa­hip çı­kar ve onu ge­liş­tir­me­ye ça­lı­şır­ken, ge­ri­ci sı­nıf­la­rın sa­na­tı­na kar­şı na­sıl bir mü­ca­de­le yön­te­mi iz­le­ye­ce­ği­mi­zi de bil­me­li­yiz. Hal­kın sa­nat ala­nın­da­ki sa­vaş­çı­sı ol­mak is­ti­yor­sak, bur­ju­va­ziy­le, re­viz­yo­nizm­le, opor­tü­nizm­le ara­mı­za ber­rak sı­nır­lar çiz­me­ye ça­lış­ma­lı ve dev­ri­min zor yo­lu­nun ge­rek­tir­di­ği sab­rı, fe­da­kar­lı­ğı ve ka­rar­lı­lı­ğı gös­ter­me­li­yiz.
Dev­ri­me ve dev­ri­min sa­nat­çı­la­rı­na ina­nı­yo­rum.
Tür­ki­ye’nin bu­gün­kü du­ru­mun­da an­ti-fa­şist sa­va­şı­mı na­sıl gö­rü­yor­su­nuz? Bu sa­va­şı­mın ba­şa­rı­sı siz­ce ne­le­re ba­ğlı­dır?
...Fa­şizm kar­şı­sın­da bir bü­tün ola­rak uğ­ra­dı­ğı­mız ye­nil­gi bir so­nuç­tur. Biz­le­ri bu so­nu­ca mah­kum eden ob­jek­tif ve sub­jek­tif ko­şul­la­rı, ne­den­le­ri, de­rin­den in­ce­le­me­li ve ha­ta­la­rı­mız kar­şı­sın­da açık yü­rek­li ve ce­sur ol­ma­lı­yız. Ce­za­ev­le­ri, hal­kı­mı­zın de­ğer­li ev­lat­la­rıy­la dol­du­rul­du. Bin­ler­ce­si öl­dü­rül­dü. Ki­şi­sel gö­rü­şüm odur ki, biz­ler, dün­ya dev­rim­ci pra­ti­ğin­den ge­rek­li ders­le­ri çı­kar­ta­ma­dı­ğı­mız gi­bi, ya­kın geç­mi­şi­miz­den de, ör­ne­ğin 12 Mart­tan da ge­rek­li ders­le­ri çı­kar­ta­ma­dık ve son on yı­lı iyi de­ğer­len­di­re­me­dik. 12 Ey­lül ye­nil­gi­si, bi­lim­sel sos­ya­liz­min ye­nil­gi­si de­ğil­dir. 12 Ey­lül as­ke­ri fa­şist dar­be­si, halk kit­le­le­rin­den ko­puk, hal­kın gü­ve­ni­ni ka­za­na­ma­mış, tu­tar­lı ör­güt­len­me­ler­den yok­sun re­viz­yo­nist, opor­tü­nist ha­re­ket­le­ri ol­du­ğu gi­bi, dev­rim­ci-de­mok­ra­tik ha­re­ket­le­ri de ağır dar­be­ler­le ya­ra­la­dı. Mü­ca­de­le so­na er­me­miş ol­mak­la bir­lik­te esas ola­rak ye­nil­dik ve ağır ka­yıp­lar ver­dik. Ön­ce­lik­le, ye­nil­gi­mi­zin ne­den­le­ri­ni ve kök­le­ri­ni açık yü­rek­li­lik­le, her grup ken­di için­de ve dı­şın­da tar­tış­ma­lı­dır. Hal­kın gü­ve­ni­ni ye­ni­den ka­zan­ma­nın ilk adı­mı, ha­ta­la­rı­mız kar­şı­sın­da gös­te­re­ce­ği­miz tu­tum ola­cak­tır. Si­ya­si ola­rak han­gi ha­ta­la­rı iş­le­dik? Stra­te­jik ve tak­tik alan­lar­da han­gi ha­ta­la­ra düş­tük? Do­ğal­dır ki, dev­rim için yo­la çı­kan her ör­güt­len­me, bu so­ru­la­ra ce­vap ara­mak için dü­şün­mek­te­dir. An­cak, ha­ta­lar, suç­lu­lar dı­şar­da de­ğil, içi­miz­de aran­ma­lı­dır. Çün­kü bu so­nuç, şu ya da bu gru­bun so­ru­nu de­ğil, he­pi­mi­zin so­ru­nu­dur ve he­pi­mi­zin de­ği­şen oran­lar­da bu so­nuç­ta pa­yı var­dır.
An­ti-fa­şist mü­ca­de­le so­nal he­def de­ğil­dir. He­def, iş­çi sı­nı­fı­nın si­ya­si ik­ti­da­rı ele ge­çir­me­si ve sos­ya­list ör­güt­len­me­si­ni ger­çek­leş­ti­re­bil­mek için dik­ta­tör­lü­ğü­nü kur­ma­sı so­ru­nu­dur. Bu­na ba­ğlı ola­rak an­ti-fa­şist mü­ca­de­le, ona ön­der­lik ede­cek güç­le­rin, si­ya­si-ide­olo­jik ve ör­güt­sel tu­tar­lı­lı­ğı­na ba­ğlı­dır. Ben­ce so­run, ön­der­li­ğin ni­te­li­ği so­ru­nu­dur. Pro­le­tar­ya­nın ön­der­lik et­me­di­ği bir an­ti-fa­şist mü­ca­de­le­nin ge­le­ce­ği ka­ran­lık­tır.
Ev­ren Cun­ta­sı’na kar­şı ger­çek­leş­ti­ri­le­bi­le­cek en ge­niş ta­ban­lı an­ti-fa­şist, an­ti-em­per­ya­list bir sa­va­şım cep­he­si han­gi il­ke­le­ri sa­vaş bay­ra­ğı ha­li­ne ge­tir­me­li­dir? Bir­leş­ti­ri­ci ol­mak için ne­le­re özen gös­te­ril­me­li­dir?
...Be­nim için, fa­şiz­me kar­şı mü­ca­de­le so­ru­nu, ay­nı za­man­da dev­rim so­ru­nu­dur. Bu ne­den­le, fa­şiz­me kar­şı mü­ca­de­le­yi, em­per­ya­liz­me, re­viz­yo­niz­me, re­for­miz­me, opor­tü­niz­me ve fe­oda­liz­me kar­şı mü­ca­de­le­den, bu­gü­ne ka­dar dev­rim mü­ca­de­le­si­ne za­rar ver­miş akım­la­ra kar­şı mü­ca­de­le­den ay­rı dü­şü­ne­mi­yo­rum. Re­for­mizm­le, re­viz­yo­nizm­le, sağ ve “sol” opor­tü­nizm­le ara­sı­na ke­sin çiz­gi­ler çek­me­miş ve sa­ğlık­lı öze­leş­ti­ri­le­ri­ni yap­ma­mış grup­la­rın oluş­tu­ra­ca­ğı an­ti-fa­şist cep­he­nin ba­şa­rı­sı­na inan­mı­yo­rum. So­run şu ya da bu gru­bu bir­leş­tir­mek de­ğil­dir; so­run, baş­ta iş­çi sı­nı­fı ol­mak üze­re emek­çi hal­kı bir­leş­tir­mek­tir. Hal­kın önü­ne çı­kar­ken, kı­lı­ğı­mı­zı de­ğil, ger­çek­ten içi­mi­zi de­ğiş­tir­mek ve ha­ta­la­rı­mı­zın bi­lin­cin­de ol­mak zo­run­da­yız. Bir­leş­ti­ri­ci ol­mak adı­na il­ke­le­ri bir kı­yı­ya bı­rak­mak, bir­leş­ti­ri­ci­lik de­ğil, bö­lü­cü­lük­tür. Kim­ler­le bir­leş­me­li so­ru­su­na bi­lim­sel an­lam­da do­ğru bir ce­vap ver­me­li­yiz. Baş­lan­gıç­ta çok dar kap­sam­lı bir cep­he, do­ğru bir si­ya­set iz­le­me­yi ba­şa­ra­bi­lir­se ge­niş­le­ye­bi­lir, kit­le­le­re ön­der­lik ede­bi­lir. Do­ğru olan, te­pe­de bir­leş­mek de­ğil, ta­ban­da bir­leş­mek­tir. Pra­tik tu­tum ve ça­lış­ma­la­rı­mız­la, ta­ba­nı, ken­di de­ney­le­riy­le gü­ve­ni­ni ka­za­na­rak bir­leş­ti­re­bil­mek­tir. Ger­çek­ten dev­rim için bir cep­he­ye ih­ti­ya­cı­mız var­sa, bu, an­ti-fa­şist, an­ti-em­per­ya­list ve an­ti-re­viz­yo­nist bir cep­he ol­ma­lı­dır.
Her­ke­sin bir­bi­ri­ni opor­tü­nizm­le, re­viz­yo­nizm­le suç­la­dı­ğı bir or­tam­da, kav­ram­la­rın ala­bil­di­ği­ne kar­ma­ka­rı­şık edil­di­ği bir or­tam­da, Le­nin’in mü­ca­de­le yön­tem­le­ri­ne ih­ti­ya­cı­mız var­dır. Oya­lan­mak is­te­mi­yor­sak, so­run­la­rı­mı­za ger­çek­çi ce­vap­lar bul­ma­lı­yız. Pra­tik ha­ya­tın tü­ket­ti­ği, ar­tık ge­çer­siz kıl­dı­ğı, en­ka­za çe­vir­di­ği bir yı­ğın gru­bu cep­he içi­ne ala­rak an­ti-fa­şist mü­ca­de­le ve­ri­le­me­ye­ce­ği gi­bi, böy­le­si bir cep­he, dev­rim­ci de­mok­ra­tik bir cep­he ol­mak­tan çok, su­çor­tak­la­rı cep­he­si ola­cak­tır. Ku­ru­la­cak cep­he, gü­ven­siz­lik de­ğil, gü­ven, umut­suz­luk de­ğil, umut ol­ma­lı­dır.
Siz, hal­ka ma­lol­muş dev­rim­ci bir sa­nat­çı ola­rak böy­le bir sa­vaş cep­he­si­nin oluş­ma­sın­da, ve­ri­le­cek sa­va­şı­mın da­ha et­kin ve ge­niş bo­yut­lu ol­ma­sın­da ne gi­bi öne­ri­ler­de bu­lu­na­bi­lir­si­niz? Kat­kı­nız ne öl­çü­de ola­bi­lir?
...Böy­le bir cep­he­nin, ulus­la­ra­ra­sı dev­rim­ci si­ya­set ko­nu­sun­da ber­rak bir gö­rü­şe sa­hip ol­ma­sı ge­re­kir. Ulus­la­ra­ra­sı du­ru­mu doğ­ru de­ğer­len­di­re­me­yen bir cep­he, ulus­la­ra­ra­sı plan­da yan­lış iliş­ki­le­re gi­re­cek­tir.
Re­viz­yo­niz­me, re­for­miz­me, sağ ve “sol” opor­tü­niz­me kar­şı ka­rar­lı bir tu­tum be­nim­se­me­yen bir cep­he kit­le­le­ri bir­leş­ti­re­mez. Bir­leş­tir­di­ği­ni san­sa bi­le, bu çü­rük bir bir­lik­tir, ge­ri­ci­li­ğin kar­şı sal­dı­rı­la­rı­na da­ya­na­maz, çö­ker.
So­run, yurt dı­şın­da bir cep­he kur­mak de­ğil, yurt için­de cep­he­yi et­kin kıl­mak­tır. Bu ne­den­le, yurt dı­şı ile yurt içi iliş­ki­le­ri­ni ele alır­ken, iç ge­liş­me­ler te­mel ol­ma­lı­dır. Kit­le­le­rin acil ih­ti­yaç­la­rı­na, ce­za­ev­le­ri­nin so­mut du­rum­la­rı­na, fa­şist de­ma­go­ji­ye, emek­çi kit­le­le­rin ör­güt­len­me­si­ne, an­ti-fa­şist mu­ha­le­fe­tin yön­len­di­ril­me­si­ne cep­he­nin sağ­lık­lı çö­züm­ler ge­tir­me­si ge­re­kir. Çün­kü, de­mok­ra­tik cep­he sı­ra­dan bir ey­lem cep­he­si de­ğil, si­ya­si ik­ti­da­rın ele ge­çi­ril­me­si için bir or­gan ol­ma­lı­dır. An­cak do­ğal­dır ki, cep­he için­de yer alan her grup ve un­sur, ken­di ba­ğım­sız ör­güt­len­me­si­ni de sür­dü­re­cek­tir. Ger­çek­ten bir sa­vaş cep­he­si kur­mak is­ti­yor­sak, bu sa­va­şı­mı, si­ya­si, ide­olo­jik, eko­no­mik, sa­nat­sal ve kül­tü­rel alan­lar­da da yü­rü­te­cek or­gan­lar oluş­tur­ma­lı ve bu alan­lar­da yü­rü­tü­le­cek mü­ca­de­le­le­ri de yön­len­dir­me­li­yiz.
Böy­le­si bir cep­he­ye be­nim kat­kım, o cep­he­nin si­ya­si ve ide­olo­jik ni­te­li­ği­ne bağ­lı­dır. Cep­hey­le par­ti­yi bir­bi­ri­ne ka­rış­tır­ma­mak ge­rek­li­dir. Çün­kü, cep­he her­şey de­mek de­ğil­dir. Fark­lı eği­lim­le­rin so­mut he­def­ler kar­şı­sın­da or­tak mü­ca­de­le için bir­leş­me­si­dir.
İl­ke­le­ri üze­rin­de an­la­şa­bi­le­ce­ğim ve doğ­ru­lu­ğu­na ina­na­ca­ğım bir cep­he, ki bu pra­tik içe­ri­sin­de bel­li ola­cak­tır, dev­ri­me kat­mam ge­re­ken, ver­mem ge­re­ken her­şe­yi­mi ala­bi­lir. Öte yan­da, yan­lış il­ke­ler te­me­lin­de ku­rul­muş bir cep­he ger­çek­ten de­mok­ra­tik bir cep­he adı­na ve içe­ri­ği­ne ka­vu­şun­ca­ya ka­dar eleş­ti­ril­me­li ve ge­re­kir­se yı­kıl­ma­lı­dır.” 

DURSUN AKÇAM
(De­mok­rat Tür­ki­ye,
15 Ey­lül-15 Ekim 1982, sa­yı 9, say­fa 24-23)

Yılmaz Güney’i öldüremeyeceksiniz


Halkın sanatçısı, halkın savaşçısı Yılmaz Güney’i öldüremeyeceksiniz! O bizimdir, öyle de kalacak!
Tesadüf müdür nedir; Yılmaz Güney’le ilgili, onu doğum yıldönümünde anmak için bundan iki sene önce bir yazı yazmıştım. 1 Nisan’04 tarihi Yılmaz’ın 67. doğum yıldönümüydü, şimdi 69. doğum yıldönümü. Sözkonusu yazıda şunları yazmıştım:
“O’nu bizden aldılar ama O, gerek sanat alanında –sinemada–, gerekse de siyasi alanda geride bıraktığı eserlerle, düşüncelerle ezilenlerin beyninde, gönlünde yaşamaya devam ediyor. Türk hakim sınıfları Yılmaz Güney’in devrimci sanatının emekçi yığınlar arasında yarattığı olumlu etkiyi yıkmak için ne kadar çaba harcamışsa da, başarıya ulaşamamıştır, ulaşamayacak da!” (Sayı 28, sayfa 14)
Bu tespiti ne ilk kez ben yapmıştım, ne de son kez yapmış olacaktım. Burjuvazinin çanak yalayıcıları, köşe mi köşe yazarlarının devrimcilere, komünistlere saldırıları sürdükçe, halkın gözünden onları düşürmeye, kötülemeye ve sonuçta yoketme hedeflerine varmaya çalıştıkça da böylesi tespitleri yinelemek ve saldırılara karşı mücadelemiz de sürecek.
Düşmanın saldırılarına karşı mücadele ve Yılmaz’ı devrimci temelde anmak demek, onun bıraktığı devrimci mirasa sahip çıkmaktır. Yılmaz’ın kendisi geride bırakılması gereken miras hakkında şunları savunur:
“Arkadaşlarım,
Şerefli bir miras bırakmanın birinci koşulu, ezilenlerin yanında bilinçli bir biçimde saf tutmak ve kendimizi, ezen sınıfların gerici ideoloji ve kültürel etkilenmelerinden, düşünce biçimlerinden, alışkanlıklarından kurtarmak için sabırlı çaba sarfetmektir.
Safımız, her türlü sahteliği, grupçuluğu aşarak, başta işçi sınıfı olmak üzere, ezilen, sömürülen bütün emekçi kitlelerin birliği doğrultusunda, devrimci proletaryanın mücadele safları olmalıdır.
Bu safı içtenlikle ve inanarak seçmişsek, bu saflara karşı olan bütün gerici güçlere ve bu güçlerin ideolojik, siyasi, kültürel ve toplumsal etkilerine karşı, bilimsel sosyalizmin ilkeleri temelinde savaşmalıyız.
Bu görev, kendimizi ve çevremizi değiştirmeyi emreder. Bu görev, devrimci fedakârlığı, bilgi edinmeyi, yiğitliği ve alçakgönüllü olmayı emreder. Bu görev, devrim saflarını seçmiş insanların, eleştiri, özeleştiri temelinde birliğini emreder. Bu görev, devrim yolunu seçmiş insanların kardeşliğini, kitlelerle birleşmesini emreder.” (Yılmaz Güney, Siyasal Yazılar, sayfa 10-11, Güney Yayınları)
Yılmaz Güney bunları 1977’de doğumgünü vesilesiyle Kayseri Cezaevi’nde yaptığı konuşmada söylemektedir ve bugün için de güncel ve geçerlidir söyledikleri.
Burjuva kalemşorların Yılmaz’a saldırılarına, aslında Yılmaz’ın kendisi cevap vermektedir. O, ezilenlerin, proletaryanın safını bilinçli olarak seçmiştir. O, kendisini ve çevresini (dünyayı) değiştirme görevine sahip biri olarak görmektedir ve bunun için çalışmıştır. O, bu mücadelede başarıya ulaşmak için, öğrenmeyi, fedakârlığı, alçakgönüllü olmayı; O, devrimci mücadelede devrimcilerin hatalarını görme, özeleştiri yaparak aşmayı; O, tekkecilik-grupçuluk karşısında devrimcilerin birliğini; O, devrimcilerin kitlelerle birleşmesini… savunmuş, bunun için mücadele etmiştir.
Burjuva kalemşorların Yılmaz Güney’e saldırıları, gerçekte onun bu devrimci, komünist kişiliğinedir. O’nun işçileri, emekçileri bu bozuk, sömürü sistemine karşı bilinçlendirme çabasınadır. Onlar Yılmaz Güney’i kötüleyerek işçilerin, emekçilerin sisteme karşı mücadeleye eğilim göstermelerini engellemeye çalışmaktadırlar.
Onlar işçilere, emekçilere düşman, onlar devrimcilere, komünistlere düşman… Bu nedenle de her imkânı Yılmaz’ı kötülemek, onun sahip olduğu değerleri aşağılamak için kullanıyorlar. Ama çabaları boşuna!  Yılmaz’ın devrimci sanatını, onun komünist düşüncelerini ezilenlerin elinden alma hedeflerine ulaşamayacaklardır. Yılmaz’ın devrimci, komünist niteliğini öldüremeyeceklerdir. O bizimdir. Biz işçilerin, emekçilerin, ezilen halkların sanatçısı, savaşçısıdır o. Öyle de kalacak!
ERTUĞRUL ÖZKÖK NEYİN PEŞİNDE?
Güncel basını takip edenler okumuştur; Yılmaz’a saldırıda bu sefer öne çıkan Hürriyet gazetesi baş kalemşorlarından Ertuğrul Özkök.
26 Şubat’ta Milliyet gazetesi “Yılmaz Güney belgeseli çekecek” başlıklı bir haber yayınladı. Sözkonusu olan İngiliz Daily Telegraph gazetesinin Fatih Akın ile yaptığı bir söyleşi ve haberin haberi… Yani doğrudan Fatih Akın ile yapılan bir söyleşi sözkonusu değil. Bu haberde Fatih Akın’ın Yılmaz hakkında “O kahramandı. Biz hepimiz bir şekilde onun çocuklarıyız.” tespiti ile, Yılmaz Güney’in oğlu Yılmaz’ın Fatih Akın’a anlattığı söylenen “babasının kendisine Mao’nun konuşmalarını ezberlettiğini, Mao’nun sözlerini yanlış hatırladığında ise kulağını çektiğini söyledi.” biçimindeki Milliyet gazetesi muhabirinin anlatımıyla aktarılan bilgi de yer aldı.
Haberin doğru olduğundan yola çıkılsa bile, sözkonusu olanın esasta Yılmaz Güney ile ilgili bir belgeselin yapılmasıdır. Belirleyici olan da budur. Fatih Akın’ın “O  kahramandı. Biz hepimiz bir şekilde onun çocuklarıyız” demesi, Akın’ın kendisini ilgilendirir. Oğlu Yılmaz’ın “kulağını çekmesi” de Yılmaz’ın oğlunu, onun babasıyla ilişkisini ilgilendirir. Ki, oğul Yılmaz yaptığı basın açıklamasında babasının kendisini hiç dövmediğini açıkladı, haberi yalanladı.
Ertuğrul Özkök’ü rahatsız eden esas şeyin, Fatih Akın gibi tanınmış, iyi bir yönetmenin Yılmaz Güney belgeseli yapma çabası olduğu açıktır. Özkök, açıkça “ya bırak o komünistin belgeselini niye yapıyorsun” diyemediği için de burjuva sahtekârlığını, karalama yolunu seçiyor ve sözüm ona Fatih Akın’ın savunucusu kesiliyor. “Fatih Akın sinema yönetmenliğinde, Yılmaz Güney ile karşılaştırılamayacak kadar önemli ve başarılı bir sanatçı.” (Hürriyet, 28 Şubat) tespitini yapıyor. Büyük bir sahtekârlık! Ama E. Özkök’e yakışıyor!
Özkök bu sahtekârlığını “kulak çekme” bağlamında da göstermektedir. Ona göre “Eğer oğlu ‘kulağımı çekerdi’ diyorsa, bilin ki Yılmaz Güney onu dövüyormuş.” (aynı yerden)
Bu tespitinin ise Yılmaz’ı anlatan “gerçekçi bir cümle” olduğunu vurgulayarak şu sonuca varıyor:
“Şimdi hepinize sormak istiyorum. Mao’nun, Enver Hoca’nın, Lenin’in veya Stalin’in, bugün artık hiçbir anlamı kalmamış zırvalarını öğrenmeyi reddeden çocuğunu döven birisi, kahraman olmayı hak ediyor mu? Bence etmiyor…” (aynı yerden)
Bütün oyun, sahtekârlık komünist önderlerin söylediklerinin geçersiz kaldığını söyleyerek komünizmin, sosyalizmin artık geçersiz olduğunu söylemek için. Yılmaz’ın “kahraman” olmadığı, oğlunu “dövmesi” vb. noktalar sadece bu yalanları, sahtekârlığı  kitlelerin beynine gerçekmiş gibi yerleştirmenin birer aracıdır.
Bir kez daha vurgulamak gerekirse, Özkök ve onun gibi burjuva kalemşorları rahatsız eden şey Yılmaz Güney’in “kahraman” olup olmaması değildir. Yılmaz’ın devrimci, komünist biri olmasıdır onları rahatsız eden. Özkök, filmlerde halkın gözünde “kahraman” olan Yılmaz’ı “öldürmeye” çalışarak onun dünya görüşüne saldırmaktadır.
Burjuva kalemşorları komünizmin, komünist düşüncelerin artık geçersiz olduğunu söylerken bile gerçekte komünizmden, komünist görüşlerden korktukları gerçeğini ortaya koyuyorlar. Yılmaz’a saldırılarının perde arkasından da komünizmden, komünist görüşlerin yaygınlaşmasından duydukları korkuları var.
Fatih Akın’ın Yılmaz Güney belgeseli yapması –belgeselin iyi ya da kötülüğünden bağımsız–, Yılmaz’ın “yaşatılması”nın bir parçası olacak. Özkök gibileri tabii ki Yılmaz’ı yaşatacak herşeye karşıdır. Rahatsızlıkları ve saldırıları bundandır… Çabaları da boşunadır.
Yılmaz Güney ezilenlerin beyinlerinde, gönüllerinde yerini almıştır. Halkın, ezilenlerin gönüllerinde, beyinlerinde yaşamayı O, yaşarken kendisi sağlamıştır.
***
Özkök’ün Yılmaz Güney hakkındaki tavrı karşısında Fatoş Güney ve oğul Yılmaz Güney de tavır takınma durumunda kaldılar. Basın toplantısı yaparak Özkök hakkında dava açtıklarını da kamuoyuna bildirdiler. Ayrıca Derya Sazak’ın Fatoş Güney ile yaptığı söyleşi de 6 Mart tarihli Milliyet gazetesinde yayınlandı.
Sözkonusu tavırlarında Fatoş Güney’in Yılmaz hakkında takındığı tavırları, Özkök gibi kalemşorların saldırıları karşısında kimi gerçeklerin ortaya konduğu tavırlar olarak değerlendiriyorum. 1 Mart’ta yapılan basın toplantısında Fatoş Güney şunları söyledi:
“Yılmaz Güney 10 yıl boyunca yasaklanarak Türkiye sinema tarihinden silinmek istenmiştir. 104 adet filminin negatifi yakılarak yok edilmiştir. Düşüncelerinden ötürü yargılandığı 100 yıllık ceza nedeniyle yurtdışına çıkmak zorunda kalmıştır. Birtakım çevrelerin kara kalemleri onu vatan haini ilan etmiş, 22 yıl boyunca susmamışlar, kin ve nefretlerini her fırsatta kusmuşlardır. Karalamalar, insafsız yalanlar, suçlamalar; yapanların yüzkarasıdır ve her zaman geri tepmiştir.” (1 Mart’taki basın toplantısı açıklamasından)
Fatoş Güney bu gerçekleri ortaya koyarken, oğul Yılmaz Güney ise şunları anlattı:
“Ben 6-7 yaşlarında İmralı Kapalı Cezaevi’nde bir hafta babamla kaldım. Bu benim için çok önemliydi. Babam, benim için bir kahramandı, beni hiç dövmedi, bana bir fiske bile vurmadı. Babam devrimci biriydi. İdealleri, ütopyaları vardı. Ülkesinin ve dünyanın tüm çocuklarının yaşayacağı daha güzel bir dünya olduğuna inanırdı. Bu inançları umutla ve sevgiyle bir masal anlatır gibi bana anlatırdı.” (aynı yerden)
Oğul Yılmaz baba Yılmaz’ı böyle hatırlıyor, böyle değerlendiriyor. Evet O’nun tüm dünyanın çocuklarının, tüm insanlığın insanca yaşayacağı, baskısız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya ideali vardı, onun için mücadele etti.
O, aramızda olmasa da, O’nun mücadelesi işçilerin, emekçilerin, ezilen halkların kurtuluş mücadelesinde sürüyor, sürecek de…
Taa ki, sömürü sistemi tarihin çöplüğüne atılana, baskısız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya yaratılana dek!
Burjuvazinin çanak yalayıcıları, kalemşorları da sömürü sisteminin tarihin çöplüğüne atılmasıyla sonlarını göreceklerdir.
Ulumaları korkularındandır!
Korkunun ama ecele faydası yok!…
UFUK GELSİN, 30 Mart 2006
Güney Dergisi

Cos­ta Gav­ras’ın Yol’a Ba­kı­şı


Aşa­ğı­da Cos­ta Gav­ras ile World To Win (Kazanılacak Dünya) dergisi­nin “YOL” fil­mi ve Yıl­maz Gü­ney hak­kın­da yap­tı­ğı ve Türk­çe­si Ye­ni De­mok­ra­si der­gi­si­nin Ma­yıs 1987 ta­rih­li 1. sa­yı­sın­da ya­yın­la­nan rö­por­ta­jı ol­du­ğu gi­bi ya­yın­lı­yo­ruz. — Gü­ney
So­ru: Ün­lü bir film ya­pım­cı­sı ola­rak, Yıl­maz Gü­ney’in si­ne­ma­da­ki ba­şa­rı­sı­nı, özel­lik­le Yol’da yan­sı­dı­ğı şek­liy­le na­sıl de­ğer­len­di­ri­yor­su­nuz? Di­ğer film­le­ri hak­kın­da da gö­rüş be­lir­te­bi­lir­si­niz.
Cos­ta Gav­ras: Ön­ce şu­nu be­lir­te­yim ki, Pa­ris’te­ki ar­ka­daş­lar ve özel­lik­le si­ne­ma­tek’te­ki­le­rin Yıl­maz’ı ta­nı­ma­la­rı Yol’la bir­lik­te baş­la­ma­dı, biz onu Sü­rü’den be­ri ta­nı­yor­duk. Si­ne­ma­tek mü­ze­si­ne gi­de­cek olur­sa­nız, ora­da gö­re­ce­ği­niz imaj Yıl­maz’ın bi­zim için ne an­la­ma gel­di­ği­ni gös­te­re­cek­tir; kü­çük bir grup in­san için Yıl­maz za­ten önem­li yö­net­men­ler­den bi­riy­di, en önem­li Tür­ki­ye’li yö­net­men. Yol’la bir­lik­te dün­ya ça­pın­da ta­nın­dı, çün­kü Yol’da Tür­ki­ye’nin ya­şam tar­zı­nı ka­tık­sız ola­rak gös­te­ri­yor… Ço­ğu film­ler­de­ki gi­bi sa­de­ce le­hin­de ve­ya aley­hin­de de­ğil, yal­nız­ca ya­şa­mın na­sıl ol­du­ğu­nu ser­gi­li­yor ve ben­ce Yol şim­di­ye ka­dar ya­pıl­mış film­ler ara­sın­da en Tür­ki­ye yan­lı­sı ola­nı­dır. Kö­tü yön­le­ri, Tür­ki­ye’de­ki ya­şam tar­zı­nın ve sos­yal iliş­ki­le­rin kö­tü ta­raf­la­rı­nı gös­ter­di­ği için ba­zı Tür­ki­ye’li­le­rin bu fil­me kar­şı ol­duk­la­rı­nı, fa­kat ben­ce ola­ğa­nüs­tü olan şey, bi­zim na­sıl gör­dü­ğü­müz, na­sıl kav­ra­dı­ğı­mız. Bü­yük ih­ti­mal­le bun­la­rı la­net­le­riz, fa­kat her­şey bir ya­na en önem­li olan şey, an­la­ma­mız ve bir baş­ka fark­lı kül­tü­rü gö­re­bil­me­miz­dir. Bu açı­dan, ben­ce Yıl­maz en önem­li Tür­ki­ye’li yö­net­men­dir ve ek­le­ye­yim ki di­ğer­le­ri­nin hep­si­ni ta­nı­mı­yo­rum. Fa­kat gör­müş ol­du­ğum az sa­yı­da Türk fil­mi için­de, bu film en güç­lü­sü­dür. Bu film ken­di­si­ne ulus­la­ra­ra­sı çap­ta ta­nın­ma­yı ka­zan­dır­dı. Bir film yö­net­me­ni ola­rak ger­çek­leş­tir­di­ği, ger­çe­ği ye­ni­den ya­ra­ta­bil­mek­tir, ade­ta bir bel­ge­sel ele alı­yor. Rol­le­ri­ni oy­na­yan ak­tör­le­re bak­tı­ğı­nı­zın far­kın­da­sı­nız, hi­ka­ye­nin de bü­yük ih­ti­mal­le ger­çek­te ya­şan­ma­dı­ğı­nın; fa­kat ay­nı za­man­da ik­na olu­yor­su­nuz, ya­şam­la ger­çek ya­şam­la ba­ğı­nı ku­ru­yor­su­nuz ve iş­te bu bir film yö­net­me­ni için fil­min en güç­lü ba­şa­rı­sı­dır. Bun­dan son­ra işin içi­ne, di­ye­lim ki si­ya­si yö­nü, ya da sos­yal yö­nü gi­rer. Yö­net­me­nin ba­şa­rı­sın­dan söz edi­yo­rum. Bu iki­si bir­bi­ri­ne bağ­lı­dır, fa­kat so­ru­nu­za ta­ma­men ce­vap ve­re­bil­dim mi bil­mi­yo­rum.
So­ru: Yıl­maz’ın Yol’da kul­lan­dı­ğı te­ma­la­ra, gö­rün­tü­ye ve me­caz­la­ra de­ği­ne­bi­lir mi­si­niz?
Cos­ta Gav­ras: Evet. Kul­lan­dı­ğı ana­lo­ji, in­san­la­rın bir ha­pis­ha­ne­den sa­lı­ve­ril­me­le­ri şek­lin­de bir halk, tüm bir halk, tüm bir ül­ke bir çe­şit ha­pis­ha­ne­de ya­şı­yor gi­bi… Son­ra ser­best bı­ra­kı­lı­yor­lar ve ai­le­le­riy­le kar­şı­la­şı­yor­lar, hür­ri­yet­le kar­şı­la­şı­yor­lar ve bu hür­ri­yet so­nun­da on­lar için bir dram olu­yor. Ben­ce ilk ben­zet­me bu. Hür­ri­yet­le ölü at ara­sın­da yap­tı­ğı ana­lo­ji tek­rar tek­rar gö­rü­yor. Ola­ğa­nüs­tü olan şey de hür­ri­ye­tin da­ima bir dram­la so­nuç­lan­ma­sı… İn­san­la­ra “Hür­sün, hay­di git hür ol” di­ye­mez­sin. Tek bir ki­şi­nin hür ol­ma­sı yet­mez, di­ğer­le­ri de hür ol­ma­lı, se­nin hür­ri­ye­ti­ni an­la­ma­lı ve say­gı gös­ter­me­li, bu ise çok uzun bir kül­tü­rel sü­reç. Ben­ce fil­min ver­di­ği en güç­lü me­saj bu.
So­ru: Ka­dın­la­rın ezil­me­si, tüm film bo­yun­ca tek­rar­la­nan güç­lü bir te­ma. Yıl­maz Gü­ney’in bu­nu mah­kûm et­me­de­ki be­ce­ri­si ne­dir ve siz­ce in­san­lar ara­sın­da­ki sos­yal iliş­ki­le­rin, ge­nel­lik­le ka­dın so­ru­nun­da yo­ğun­la­şa­rak ken­di­si­ni or­ta­ya koy­du­ğu fik­ri­ni yan­sıt­ma­da ne den­li bir ba­şa­rı gös­te­ri­yor?
Cos­ta Gav­ras: Ben­ce mah­kûm et­me tav­rı al­mı­yor, sa­de­ce ka­dın­la­ra na­sıl mu­ame­le edil­di­ği­ni gös­te­ri­yor. Na­sıl an­la­ta­yım, san­ki hay­van­mış­lar gi­bi… Bu çok kuv­vet­li bir ke­li­me ol­du-fa­kat mül­ki­yet gi­bi, er­ke­ğin mül­ki­ye­ti gi­bi­ler ve ita­at et­mek zo­run­da­lar; be­lir­li bir şe­kil­de dav­ran­mak zo­run­da­lar. Böy­le yap­maz­lar­sa, red­de­di­li­yor­lar, öl­dü­rü­lü­yor­lar ve­ya ar­tık in­san ola­rak gö­rül­mü­yor­lar. Ya­şa­ma­ya hak­la­rı yok. Er­ke­ğin is­tek­le­ri­ni ve inanç­la­rı­nı ye­ri­ne ge­tir­me­dik­le­ri an­dan iti­ba­ren dış­ta­la­nı­yor­lar; bir ke­na­ra atı­lı­yor­lar ve ar­tık sev­gi­ye ve­ya er­ke­ğin ya­nın­da yer al­ma­ya hak­la­rı kal­mı­yor. Kö­le ol­ma­ya (par­mak­la­rıy­la işa­ret ede­rek) şu ka­dar ya­kın­lar, so­nun­da kö­le ola­rak gö­rü­lü­yor­lar. Ben­ce bu sa­de­ce Tür­ki­ye’de ol­mu­yor, ben­ce ço­ğu ül­ke­le­rin bir so­ru­nu bu. Fran­sa’da bi­le fark­lı bir şe­kil­de, fark­lı bir yak­la­şım­la ka­dın­la­ra kar­şı ay­nı tav­rı gö­re­bi­lir­si­niz.
So­ru: (Yıl­maz’ın) Ge­ri ve az­ge­liş­miş bir ül­ke olan Tür­ki­ye’de­ki ka­dı­nın du­ru­mu­nu or­ta­ya ko­yu­şu­na, ulus­la­ra­ra­sı alan­da­ki tep­ki ne­dir?
Cos­ta Gav­ras: Ben­ce, ba­tı dün­ya­sın­da iki yak­la­şım var ve­ya üç di­ye­lim. Bir yak­la­şım, hiç far­kın­da bi­le olun­ma­ma­sı. Di­ğer bir yak­la­şım, ki bu çok yay­gın, bu du­ru­mun sa­de­ce Tür­ki­ye’de­ki bir prob­lem ola­rak gö­rül­me­si… Bir çe­şit vah­şi in­san­la­rın, baş­ka ye­re ait in­san­la­rın dav­ra­nış­la­rı böy­le… Ve ken­di var­lık­la­rı ve dav­ra­nış­la­rıy­la, film­de­ki ya­şam tar­zı ara­sın­da hiç­bir bağ gör­mü­yor­lar. Bir de üçün­cü bir yak­la­şım var ki ben­ce bu yak­la­şım­la akıl­lı in­san­lar böy­le­si bir du­rum­la öz­deş­le­şe­bi­li­yor­lar. Bel­ki bu den­li dra­ma­tik ol­ma­sa da, on­la­rın ka­dın­la­ra kar­şı tu­tum­la­rı ay­nı. Ben ken­dim de yap­ma­ya ça­lış­tı­ğım ve ko­nuş­tu­ğum ba­zı ar­ka­daş­la­rı­nın da yap­ma­ya ça­lış­tı­ğı gi­bi, ken­di­le­ri­ne şöy­le söy­lü­yor­lar: Hey bir an­lam­da biz de on­lar gi­bi­yiz, fark­lı bir yer­de ve fark­lı şart­lar­da fa­kat ben­li­ği­mi­zin de­rin­lik­le­rin­de, ka­dın­la­ra kar­şı biz de böy­le dav­ra­nı­yo­ruz, her ne ka­dar on­la­rı öl­dür­mü­yor­sak da… Çün­kü bu­nu ya­pa­ma­yız. Ar­tık is­te­sek de ya­pa­ma­yız –çün­kü o za­man po­lis ge­lir!– fa­kat içi­miz­den biz de ay­nı öy­le­yiz.
Si­ze bir şey söy­le­ye­yim, se­yir­ciy­le, her­ke­si ki­şi­sel ola­rak il­gi­len­di­ren bir şey­ler­den bah­se­den bir film ve­ya bir sa­nat ese­ri­nin ya­ra­tı­cı­sı ara­sın­da böy­le­si bir iliş­ki ol­ma­dı­ğı müd­det­çe ulus­la­ra­ra­sı ba­şa­rı, ya da ulus­la­ra­ra­sı tak­dir müm­kün de­ğil­dir.
So­ru: Yol’un ve ge­nel ola­rak Gü­ney’in eser­le­ri­nin ev­ren­sel mi ol­du­ğu yok­sa gü­cü­nün Tür­ki­ye’de­ki öz­gül du­ru­mu or­ta­ya ser­me­de­ki be­ce­ri­sin­de mi yat­tı­ğı ka­nı­sın­da ih­ti­laf­lar söz­ko­nu­su. Bu, bir film ya­pım­cı­sı­nın sü­rek­li kar­şı­laş­tı­ğı bir du­rum.
Cos­ta Gav­ras: Evet, Sha­kes­pe­are’in Ham­let’in­den da­ha öz­gül bir­şey yok ve ay­nı za­man­da da­ha ulus­la­ra­ra­sı ve ev­ren­sel; Yu­nan tra­je­di­le­ri ve tüm kla­sik­ler için de ay­nı şey­le­ri söy­le­ye­bi­li­riz. Ne den­li öz­gül­se, o den­li ev­ren­sel­le­şi­yor.
So­ru: Gö­rün­tü ve si­ne­ma­tog­ra­fi açı­sın­dan fil­min us­ta­lı­ğı ko­nu­sun­da ek­le­mek is­te­di­ği­niz baş­ka bir­şey var mı?
Cos­ta Gav­ras: Bu film­de ol­duk­ça il­ginç olan bir­şey de fark­lı hi­kâ­ye­le­rin bir­bi­ri ar­dın­dan pa­ra­lel ola­rak ke­siş­me­si, bir­lik­te baş­la­yıp son­ra ay­rıl­ma­sı. So­nun­da si­ne­ma­dan çı­kı­yor­sun ve tü­mü ak­lın­da. Hi­kâ­ye­ler hep bir­lik­te ve ay­nı za­man­lar­da olu­yor çün­kü bir an­lam­da hep­si ay­nı şe­yi fark­lı açı­lar­dan, fark­lı du­rum ve ka­rak­ter­ler­le an­la­tı­lı­yor; fa­kat so­nun­da hep­si ay­nı hi­kâ­ye.
So­ru: Se­yit üze­ri­ne, kar­la­rın için­de ka­rı­sı­nı öl­dü­ren adam üze­ri­ne (gö­rüş be­lir­tir mi­si­niz) ve bu ka­rak­te­rin ız­dı­ra­bı ve çe­liş­ki­le­ri­nin na­sıl yan­sı­tıl­dı­ğı üze­ri­ne gö­rüş­le­ri­ni­zi be­lir­tir mi­si­niz?
Cos­ta Gav­ras: En ti­pik Gü­ney ka­rak­te­ri de­rim. Ben­ce Gü­ney bir de­re­ce­ye ka­dar bu ka­rak­ter­le onun gü­cü, müş­fik­li­ği ve şid­de­te ne den­li yat­kın ol­du­ğu ile öz­deş­le­şi­yor, bir de şi­ir­sel­li­ği var; çün­kü kar­da­ki sah­ne­ler –Se­yit’in ka­rı­sıy­la olan tüm iliş­ki­si ve bir yer­den bir ye­re gi­diş­le­ri– mo­dern si­ne­ma­nın en güç­lü gö­rün­tü­le­rin­den bi­ri. Sta­lin ön­ce­si yıl­lar­da­ki Sov­yet film­le­rin­de ve Ja­pon film­le­rin­de de böy­le­si bir şi­ir­sel­lik bu­la­bi­lir­si­niz. Ba­na ka­lır­sa ba­tı dün­ya­sı ar­tık bu­nu be­ce­re­mi­yor çün­kü kor­ka­rım için­de ya­şa­dı­ğı­mız gi­de­rek ço­ğa­lan prag­ma­tizm sa­ye­sin­de il­kel şi­ir­sel­li­ği­mi­zi kay­be­di­yo­ruz… Fa­kat şi­ir in­sa­nın için­de var, ve ga­li­ba faz­la me­de­ni­yet yü­zün­den ya­vaş ya­vaş bi­zi ter­ke­di­yor.
So­ru: Bu ka­rak­ter, Se­yit, ka­rı­sı­nı se­vi­yor­du fa­kat ay­nı za­man­da onun öl­dür­me­si­ni ta­lep eden ge­le­ne­ğe de bağ­lı kal­mak zo­run­lu­lu­ğu­nu his­se­di­yor­du.
Cos­ta Gav­ras: Baş­tan da tar­tış­tı­ğı­mız gi­bi, ken­di­si bir ce­za­evin­den çı­kı­yor –ger­çek ce­za­evin­den– ve di­ğer ce­za­evi­ne, ai­le­nin ce­za­evi­ne, ge­le­ne­ğin ce­za­evi­ne gi­ri­yor ve so­nun­da, bü­yük ih­ti­mal­le bi­rin­ci­sin­den da­ha güç­lü olan ikin­ci ce­za­evin­de yı­kı­lı­yor. Olay, bir dra­ma dö­nü­şü­yor… Ve ar­tık ka­rı­sı­nı öl­dür­mek zo­run­da.
So­ru: Siz­ce Yol fil­mi­nin, Se­yit’in pen­ce­re­den ba­ka­rak ve açık­ça acı için­de tek ba­şı­na ce­za­evi­ne dön­dü­ğü son tren sah­ne­sin­de, Gü­ney ne an­la­tı­yor?
Cos­ta Gav­ras: Be­nim üze­rim­de bı­rak­tı­ğı et­ki –ön­ce, iki yı­lın üze­rin­de bir za­man geç­miş ol­ma­sı­na rağ­men tüm bu sah­ne­le­ri bu den­li ber­rak­lık­la ha­tır­la­ya­bil­di­ği­me gö­re fil­min ne ka­dar güç­lü ol­du­ğu­nu be­lir­te­yim– bah­set­ti­ği­niz şey, yal­nız­lık an­la­mı­na ge­li­yor, ya­ni ger­çek­ten ken­di­ni öz­gür kıl­ma­yı ba­şa­ra­mı­yor. Ya­ka­lan­mış fe­na hal­de kıs­tı­rıl­mış du­rum­da çün­kü sa­de­ce bu ufa­cık yer­de ol­mak­la kal­mı­yor, fa­kat tren öy­le­si­ne hız­lı gi­di­yor ki çı­kıp gi­de­mi­yor da. Bir baş­ka de­yiş­le, top­lum, ken­di içi­ne ka­pan­mış ve tö­re­le­ri­ne, ge­le­nek­le­ri­ne gö­mül­müş bir şe­kil­de ken­di­si­ni öy­le sı­kı­ca tu­tu­yor ki ve öy­le­si­ne baş dön­dü­rü­cü bir hız­la yo­lu­na de­vam edi­yor ki, ken­di­si­nin bu­nu de­ğiş­tir­me­si, çık­ma­sı, kur­tul­ma­sı müm­kün de­ğil. Ay­nı min­val­de, ken­di­si­ni cam­da da gö­re­bi­li­yor, ha­re­ket­le­ri­ni iz­le­ye­bi­li­yor fa­kat ay­nı za­man­da bun­lar­dan, tam bu çev­re­den kur­tu­la­mı­yor.
So­ru: Yol’la do­ru­ğu­na va­ran ge­liş­me­siy­le il­gi­li ola­rak, Yol fil­mi­ni, Sü­rü, Du­var ve (Gü­ney’in) da­ha ön­ce­ki film­le­ri, ör­ne­ğin Za­val­lı­lar ile na­sıl kı­yas­lar­sı­nız?
Cos­ta Gav­ras: Film­ler için, bi­ri öte­kin­den da­ha iyi de­nil­mez dü­şün­ce­sin­de­yim… Ko­nu­la­rı fark­lı, fark­lı bir çe­şit duy­guy­la ya­pıl­mış ve fark­lı ev­ren­sel­lik­le­re sa­hip­ler. Ör­ne­ğin Sü­rü –bu sı­ra­lar­da Sü­rü’yü çok dü­şü­nü­yo­rum çün­kü he­nüz bir bu­çuk ay ol­du gö­re­li. Ve ger­çek­ten bu film, içe­ri­ği, gö­rün­tü­le­ri be­ni çok güç­lü bir şe­kil­de et­ki­le­di– ben­ce Yol’a çok ya­kın. Du­var da çok güç­lü… film­ler ara­sın­da kar­şı­laş­tır­ma­yı pek sev­mi­yo­rum –in­san­lar gi­bi on­lar; tek tek ele alıp in­ce­le­mek, ne­ye sa­hip ol­duk­la­rı­nı, yak­la­şım­la­rı­nı, ni­yet­le­ri­ni, iç­ten­lik­le­ri­ni ve şi­ir­sel­lik­le­ri­ni gör­mek la­zım. Ben film­le­rin ma­ra­ton ko­şu­cu­la­rı gi­bi ol­duk­la­rı­nı dü­şün­mü­yo­rum. On­la­rı, fut­bol ta­kım­la­rı gi­bi bu şun­dan da­ha iyi di­ye kı­yas­la­ya­maz­sı­nız.
So­ru: Yıl­maz’ın ke­sin si­ya­si eği­lim­le­ri var­dı –o dev­rim­ciy­di ve ken­di­si­ni ko­mü­nist te­lâk­ki edi­yor­du. fiim­di­ki Sov­yet­ler Bir­li­ği’nin yap­tık­la­rı­na kar­şıy­dı, ve bir nok­ta­da da, özel­lik­le ölü­mün­den son­ra yö­nel­ti­len sal­dı­rı­lar sı­ra­sın­da Mao’yu da sa­vun­muş­tu. Fa­kat si­ya­si ola­rak bi­linç­li bir sa­nat­çı­nın her za­man kar­şı kar­şı­ya bu­lun­du­ğu bir so­run var: Hem dev­rim­ci hem de sa­nat­sal açı­dan güç­lü, ge­niş bir se­yir­ci kit­le­si­ne hi­ta­ben film­ler yap­mak müm­kün mü­dür?
Cos­ta Gav­ras: Ben­ce güç­lü film­ler ya­pa­bil­mek için ide­olo­jik ola­rak şu ya da bu be­lir­li par­ti­nin için­de ol­mak ge­rek­mez. Ben­ce ilk ön­ce ye­te­nek ge­re­ki­yor. Yıl­maz’la ara­sı­ra ken­di­si­nin si­ya­si dü­şün­ce­le­ri hak­kın­da ko­nu­şur­duk –her za­man gö­rüş bir­li­ğin­de de de­ğil­dik. Fa­kat ben hep şu­nu söy­le­mi­şim­dir ki Yıl­maz, be­nim bur­da­ki ve­ya bi­zim bu­ra­da­kin­den ta­ma­men fark­lı bir ger­çek­lik­ten ge­li­yor­du. Do­la­yı­sıy­la o öz­gül ger­çek­lik­te bul­ma­ya ça­lış­tı­ğı çö­züm­ler za­man za­man ko­mü­nizm­den ve­ya Ma­oizm­den geç­mek zo­run­day­dı –bu­nu an­la­ya­bi­li­yo­rum, çün­kü yi­ne ce­za­evi so­ru­nu­na dö­ner­sek– in­san­lar hür­ri­yet­le­rin­den yok­sun olun­ca ce­za­evin­de gi­bi­ler. Yıl­maz ce­za­evin­de­ki bir adam ve ce­za­evin­de­ki bir Tür­ki­ye hal­kı gi­biy­di. İn­san ce­za­evin­de bu­lu­nu­yor­sa, çe­şit­li yol­lar­dan dı­şa­rı çık­ma­yı de­ner: Pen­ce­re­den, ta­van­dan, ka­pı­lar­dan; do­la­yı­siy­le o da ko­mü­niz­mi, şu­nu, bu­nu de­ni­yor­du. (Ce­za­evin­de­ki adam) de­ner de­ner ve bir gün öz­gür­lü­ğe çı­kan ger­çek yo­lu bu­la­cak­tır. Ben de Yıl­maz’ın böy­le bi­ri­si ol­du­ğu­nu, de­ne­di­ği­ni dü­şü­nü­yo­rum. Tav­rı ne olur­sa ol­sun, o hak­lıy­dı, çün­kü [bu ta­vır] ken­di­si­ni ve hal­kı­nı öz­gür kıl­ma yö­nün­de çok de­rin bir duy­gu ve ge­rek­li­lik­ten kay­nak­la­nı­yor­du.

(Bu söy­le­şi, Ye­ni De­mok­ra­si, Sa­yı 1, 1987 say­fa 46-48’de ya­yın­lan­mış­tır. Ay­rı­ca To­hum der­gi­si­nin 12. sa­yı­sın­da1988’de ve “Ba­sın­da Yıl­maz Gü­ney” ad­lı Dö­nü­şüm Ya­yın­la­rı ta­ra­fın­dan ya­yın­la­nan ki­tap­ta, say­fa 218-223’te de ya­yın­lan­mış­tır.