yılmaz guney etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yılmaz guney etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2012 Cuma

Ne­re­de bas­kı ve zu­lüm var­sa, ne­re­de bir halk iş­ken­ce ve kı­yı­ma uğ­ru­yor­sa...


  • Ne­re­de bas­kı ve zu­lüm var­sa, ne­re­de bir halk iş­ken­ce ve kı­yı­ma uğ­ru­yor­sa, ora­da er ya da geç, halk si­lah­lı mü­ca­de­le­yi se­çe­cek ve kur­tu­luş­la­rı­nı, kan, ateş ve göz­ya­şı der­ya­sın­dan ge­çe­rek sağ­la­ma­ya ça­lı­şa­cak­lar­dır. Çün­kü si­lah­lar­la sağ­la­nan ege­men­lik­le­ri yı­ka­bi­le­cek tek güç, yi­ne si­lah­lar­dır. He­le bu si­lah­lar ör­güt­lü ve inan­mış bir hal­kın elin­de olur­sa.
    Yılmaz Güney

8 Ocak 2012 Pazar

'Yılmaz Güney'in kızı olmak hayatımı mahvetti'


'Yılmaz Güney'in kızı olmak hayatımı mahvetti'

Türkiye sinema tarihine damgasını vuran Yılmaz Güney'in bugüne kadar pek bilinmeyen kızı Elif Güney Pütün çıkardığı kitap sonrası ilk kez konuştu. Hürriyet Gazetesi'ne konuşan Elif Güney Pütün, şunları söyledi: 

Yılmaz Güney... 
*O zamana kadar babam, evdeki ‘sert bakışlı ve tüfekli büyük fotoğraf’. “Baban bu!” diyorlar. Fotoğrafa bakmaya bile korkuyorum. Olup biteni algılayamayan, şaşkın ve çoğu zaman üzgün bir çocuğum. Üzüntüme dayanabilmek için de sürekli yalnız kalmak istiyorum. Hep kıvrılıp uyuyacak bir köşe arıyorum. Kukumu elliyorum, sonra da elimi kokluyorum. Bir tek bu bana güven veriyor. Sonsuz bir sahipsizlik ve yalnızlık hissediyorum. 

*Mavi bavulumla, anneme uzun süreli kalmaya gidiyorum. Yine şehirden şehire, evden eve, odadan odaya. Ama çok mutluyum. Annemin yanında bir de üvey baba var, bana iyi davranıyor… 

Ankara’da yaşarken de annemi az gördüm. Okuldan eve, sonra sokaklar. Eve sadece yemek yemeye geliyordum. Annem de gece çalışıyor, gündüz uyuyordu. Sonra babam beniİstanbul’a çağırdı, “Artık genç kız oldun, babalığın var. Onlarla birlikte yaşaman uygunsuz” dedi. 

Ne mi hissettim? Ayağımın altından toprak kaydı. Yıkıldım! Yine beni annemden koparıyorlar. “Hep kız çocuğu olduğum için! Erkek olsam başıma bunlar gelmezdi. Keşke gökkuşağının altından geçip erkek olabilsem” diye düşündüm. Yine oradan oraya, evden eve, şehirden şehre gidecektim. Bir göçebe, bir sığıntı gibi. 

Fatoş Güney... 
* Ben onların hayatına dahil oldum. O benim için Lux sabun kokan cici anneydi. Gölge cicianne! Ve gölge kardeş! Her şey bana yabancıydı ıstanbul’da. şak diye evlerine gelivermişim, mavi valizim ve iki örgümle. Evde, ‘gölge baba’nın resimleri vardı. Kalabalığın ortasında omuzlarda taşınırken, halkı selamlarken… 

*Babam Yılmaz Güney o ara Selimiye’de cezaevinde. Sadece cezaevinde görüyordum, kesik kesik zamanlar. Çıktığı yaz da, saçlarımı kesti. Çok sevdiğim iki örgümü, hiçbir şey söylemeden, çıt diye! Kahroldum. “Acaba saçlarımı erkek olmadığım için mi kesti? Yoksa o iki örgüyü fazla mı köylü buldu? Beni o halimle beğenmiyor muydu? Herhangi bir şeyimi beğendiği hiç olmuş muydu?” Bu soruların cevabını bilmiyorum, hiçbir zaman veremedim. Bildiğim, babam için her zaman hayal kırıklığı olduğum. Çok sonra, evdeki kitaplarından birinde, cezaevinden Fatoş’a yolladığı mektupları buldum. şaşırdım, “Demek ki mektup yazmaya izni vardı” dedim kendi kendime, “Neden hiç bana yazmadı?” Adımı aradım o mektuplarda. Bir kızı olduğu hiç aklına gelmiş miydi? Bir iki mektupta şöyle bir cümleye rastladım: “Kızıma selam söyle.” Hepsi o kadar. Sadece üç kelime. 

*Belki de bugün babama karşı bu kadar sert olmamın nedeni, bunların hiçbirini babamla konuşamamış olmam. Belki babam hayatta olsaydı, böyle bir kitap yazmazdım. Çünkü onunla çatır çatır kavga ederdim. “Baba, sen davanın bedelini bize ödettin!” derdim. “Sanatının bedelini biz ödedik. Hayatımız kaydı. ısmin, ideallerin bize ağır geldi.” Kardeşimi bilemem ama en azından kendim için şunu söyleyebilirim: Yılmaz Güney’in kızı olmak hayatımı mahvetti! 

Sürgün yılları... 
*Ağırdı. Her şeyden kopuğuz, tamamen kendi dünyamıza kapanıyoruz. Babam sürekli çalışıyor, ölene kadar çalıştı. Arada Fatoş’la Cannes’a gittiler, filmi ödül aldı. Dünyanın en güzel şeyiydi bu, babayla çok gurur duyduk. Baba bir ‘deha’ydı, bir ‘dava adamı’ydı, her gittiği yerde saygı uyandırıyordu. Bense onu hep mahcup eden kızı, koskoca bir hayal kırıklığı. Bari derslerim iyi olsun da gözünü gireyim diye çok çalışıyordum. Bu sefer de, “Aptal olmasan bu kadar çok çalışman gerekmezdi” diyordu. Hayat bu şekilde devam etti, mide kanseri olana kadar. 

Bu üç yıl. Ve her şeyi sıkıştırmaya çalıştık. Hayatını, sanatını, karısını, oğlunu, davasını, yapmak istediklerini, hayallerini… Ona da yazık! Film mi yapacaktı, halkına vermek istediği mesajları mı verecekti, karısıyla geçiremediği zamanı mı geçirecekti, oğluyla mı ilgilenecekti, yoksa ergen kızıyla mı tanışacaktı? Bir de kanser girdi araya. Onun babam olmaya fırsatı olmadı, benim de ona layık bir kız olmaya. 47 yaşında gitti… (Hürriyet)

21 Aralık 2011 Çarşamba

Herşeye rağmen.. Yılmaz Güney


Herşeye rağmen düşmana inat yaşayacağız.Yarın bizim çünkü.

Dağlarımız,ovalarımız ve ırmaklarımız bizi bekliyor



Dağlarımız,ovalarımız ve ırmaklarımız bizi bekliyor Biz bütün ömrümüzü gurbette geçirip Gurbet türküleri söylemek istemiyoruz, Biz yiğitlikleri ile destanlar yazmış bir halkız, Ve önümüzde duran bütün güçlükleri yenecek Aceme, kararlılığa ve koşullara sahibiz… Dost ve düşman herkes bilsin ki; Kazanacağız, Mutlaka KAZANACAĞIZ!



Arkadaşlar! Dışarı da bir şeyler oluyor. Yılmaz Güney

Arkadaşlar! Dışarı da bir şeyler oluyor farkında mısınız? Uykuda olanları sarsın, uyandırın. herkese söyleyin, yakında ışıklar kesilebilir. Karanlıkta ne yapacaksınız?

Bir Köpeğin Dostluğu..

Bir Köpeğin Dostluğu , Bir Dostun Köpekliğinden İyidir.

Yaşamak ne güzeldir be sevgili... Yılmaz güney

Yaşamak ne güzeldir be sevgili…Sevinerek, severek, sevilerek, düşünerek. Ve o vazgeçilmez sancılarını duyarak hayatın…

Bir zalime sırt vererek başka bir zalimle savaşılmaz. Yılmaz Güney

Bir zalime sırt vererek başka bir zalimle savaşılmaz.

16 Aralık 2011 Cuma

SA­NAT VE DÜ­ŞÜN­CE­NİN YA­SAK KAR­ŞI­SIN­DAKİ TU­TU­MU NE OL­MA­LI­DIR? / Yılmaz Güney



Ön­ce dü­şün­ce­yi ele ala­lım.
İn­sa­nın do­ğal ve top­lum­sal pra­ti­ği bey­ne yan­sır. Da­ha ön­ce yan­sı­mış ve pra­tik sü­reç içe­ri­sin­de al­gı­la­ma aşa­ma­sın­dan ge­çe­rek kav­ram­sal bil­gi ha­li­ne gel­miş bi­ri­kim­ler­le ya da hâ­lâ al­gı­sal bil­gi ha­lin­de bek­le­yen, bi­çim­len­me­si­ni he­nüz ta­mam­la­ma­mış bi­ri­kim­ler­le ça­tı­şa­rak ya da bir­le­şe­rek ye­ni bir sen­te­ze ula­şır. Bu sen­tez, şey­le­rin iç ve dış iliş­ki­le­ri­nin, şey­ler­le şey­ler ara­sın­da­ki bağ­la­rın şey­le­rin ken­di iç­le­rin­de ve dış­la­rın­da var olan zıt­lık­la­rın ve ben­zer­lik­le­rin de­ği­şen oran­lar­da kav­ran­ma­sı için ya­pı­lan zi­hin­sel yar­gı­la­ma ve çı­kar­sa­ma iş­lem­le­ri­nin so­nuç­la­rı­nı içe­rir. Akıl-mad­de, te­ori-pra­tik di­ya­lek­ti­ği­nin ürü­nü olan bu zi­hin­sel iş­le­me, dü­şün­me; bey­nin bir iş­le­vi olan dü­şün­me­nin ürü­nü bi­le­şim­le­re de dü­şün­ce di­yo­ruz. Dü­şün­ce­nin ka­rak­te­ri­ni be­lir­le­yen, ta­şı­yı­cı­sı­nın, ya­ni in­sa­nın top­lum­sal var­lı­ğı, ya­ni üre­tim faali­ye­ti için­de­ki ye­ri, men­sup ol­du­ğu sı­nıf iliş­ki­le­ri­dir. Sı­nıf mü­ca­de­le­si, si­ya­si ha­yat, bi­lim­sel, kül­tü­rel sa­nat­sal uğ­raş­lar, in­sa­nın top­lum­sal pra­ti­ği­nin un­sur­la­rı ol­mak­la bir­lik­te, üre­tim fa­ali­ye­ti, bü­tün di­ğer fa­ali­yet­le­ri­nin te­me­li ve be­lir­le­yi­ci­si­dir.

Dü­şün­ce­nin te­me­li, do­ğa­sal ve top­lum­sal iliş­ki­le­re ve esas ola­rak da mad­di üre­tim­de­ki fa­ali­ye­ti­ne da­ya­nır. Yan­sı­ma ol­gu­su, nes­nel ger­çek­li­ği ne de­re­ce tam ve bü­tün bo­yut­la­rıy­la ifa­de edi­yor­sa, yan­sı­yan şey­le­rin iç ve dış bağ­la­rı, ara­la­rın­da­ki iliş­ki­ler ne den­li kav­ra­nı­yor­sa, dü­şün­ce o den­li ger­çe­ğe ya­kın olur. Yan­sı­ma ne den­li ek­sik ve ye­ter­siz­se, dü­şün­ce de o den­li ye­ter­siz olur. Yan­sı­yan şey­ler ara­sın­da­ki bağ­lar ve iliş­ki­ler ne den­li kav­ra­na­mı­yor­sa, dü­şün­ce o den­li sağ­lık­sız­dır; yü­zey­sel ka­lır. Han­gi ko­nu­da olur­sa ol­sun, in­san dü­şün­ce­si baş­lan­gıç­ta sığ­dır, yü­zey­sel­dir. Şey­ler ara­sın­da­ki bağ­lar kav­ran­dık­ça, dü­şün­ce­ler adım adım de­rin­le­şir, çokyan­lı­lı­ğa ula­şır.

İn­san­la­rı dü­şün­me­ye iten, do­ğal­sal ve top­lum­sal ih­ti­yaç­lar­dır. İn­san­lar can­la­rı is­te­dik­le­ri için şöy­le ya da böy­le dü­şü­ne­mez­ler. On­la­rı, bir­bir­le­rin­den fark­lı dü­şün­me­ye iten mad­di zo­run­lu­luk­lar var­dır. Bu ne­den­ler, in­san ira­de­sin­den ba­ğım­sız, va­ro­lan nes­nel ko­şul­la­rın ürü­nü­dür­ler. Bu ko­şul­lar­dan kay­nak­la­nan zo­run­lu­luk­lar da dü­şün­me­nin, dü­şün­ce­nin, tu­tum ve dav­ra­nış­la­rı­mı­zın mad­di te­me­li­dir.

Bi­lim ve si­ya­set, kit­le­le­re ulaş­mak için çe­şit­li araç­lar­dan ve or­gan­lar­dan na­sıl ya­rar­la­nı­yor­sa, sa­nat da çe­şit­li bi­çim­de­ki dü­şün­ce­le­ri, ken­di öz­gül ya­pı­sı, ku­ral­la­rı ve araç­la­rı ara­cı­lı­ğıy­la kit­le­le­re ulaş­tı­rır. Sa­nat, alı­cı­sı­nı ve ve­ri­ci­si­ni bi­çim­le­yen nes­nel ko­şul­la­rın biz­zat ken­di­si­dir. Bu yak­la­şım, ira­dey­le ko­şul­lar ve bi­linç­le ko­şul­lar ara­sın­da­ki kar­şı­lık­lı et­ki­le­şi­mi gö­zar­dı et­mez. İra­de ile onun mad­di te­me­li ara­sın­da sü­rek­li bir alış­ve­riş, de­ğiş­me, de­ğiş­tir­me iş­le­mi var­dır.

Top­lum­sal dü­şün­ce ve sa­nat, kül­tü­rel sü­reç içe­ri­sin­de yer­le­ri­ni alır­lar. Kül­tür, in­sa­nın ya­şa­mı­nı sür­dür­mek için yü­rüt­tü­ğü üre­tim mü­ca­de­le­si sü­re­cin­de, ta­rih bo­yu ka­zan­dı­ğı ve ge­liş­tir­di­ği, ya­şa­mın her ala­nı­nı ve her bo­yu­tu­nu il­gi­len­di­ren bil­gi ve tec­rü­be­le­rin tü­mü­dür. Eko­no­mik, top­lum­sal, si­ya­sal, tıb­bi, fel­se­fi, sa­nat­sal vb. alan­la­rı da kap­sa­mı­na al­dı­ğı gi­bi, ge­le­nek, gö­re­nek, alış­kan­lık vb. şey­le­ri de içe­rir. Kü­çük bü­yük bü­tün in­san top­lu­luk­la­rı­na bu top­ye­kün bil­gi­ler yu­ma­ğı yön ve­rir; in­san iliş­ki­le­ri­ni dü­zen­ler, ku­ral­lar ge­ti­rir, yar­gı­lar, bes­ler, bü­yü­tür ve sü­reç içeri­sin­de ge­liş­me­si­ni sür­dü­rür. Her ulus, ken­di ulu­sal kül­tü­rü­ne da­yan­dı­ğı gi­bi, ulus­la­ra­ra­sı kül­tür ola­nak­la­rın­dan da ulus­la­ra­ra­sı iliş­ki­ler ora­nın­da ya­rar­la­nır­. Kül­tür alış­ve­ri­şi, ulus­la­ra­ra­sı plan­da, eko­no­mik ve si­ya­si iliş­ki­le­re ba­ğım­lı ola­rak ele alın­ma­lı­dır.

Ulu­sal kül­tür, ulus­la­ra­ra­sı kül­tü­rün, ev­ren­sel kül­tü­rün te­me­li­dir. Ulu­sal kül­tür ol­ma­dan ev­ren­sel kül­tür ol­maz, ola­maz. Ulu­sal ve ev­ren­sel kül­tü­rün, sı­nıf­sal ni­te­lik­le­rin­den ge­len iki­li ta­bi­at­la­rın­dan —ile­ri­ci ve ge­ri­ci yan­la­rın­dan— bu ya­zı­mız­da, ko­nu­yu da­ğıt­ma­mak için söz et­me­ye­ce­ğiz.

Dü­şün­ce ve sa­nat, üre­tim sü­re­cin­de sı­kı sı­kı­ya bağ­lı­dır ve üre­tim mü­ca­de­le­si­nin, top­lum­sal ve si­ya­sal mü­ca­de­le­nin hem et­ki­le­yi­ci­si, hem de on­lar­dan et­ki­le­nen­dir. Üre­tim güç­le­ri ile üre­tim iliş­ki­le­ri ara­sın­da­ki çe­liş­me, top­lum­sal dü­şün­ce­nin ve sa­na­tın ge­liş­me­si­nin te­me­li­dir. Bu çe­liş­me, ha­ya­tın her ala­nı­nı et­ki­ler. Dü­şün­ce ve sa­nat alan­la­rın­da va­ro­lan, dü­şün­ce ve sa­na­tı ge­liş­ti­ren te­mel çe­liş­me­ler, kay­na­ğı­nı üre­tim güç­le­riy­le üre­tim iliş­ki­le­ri ara­sınd­aki sı­nıf­sal çe­liş­me­ler­den alır­lar. Üre­tim güç­le­riy­le üre­tim iliş­ki­le­ri ara­sın­da­ki çe­liş­me yo­k e­di­le­bi­lir mi? Ha­yır!.. Öy­ley­se, üre­tim güç­le­riy­le bir­lik­te zo­run­lu ola­rak ge­li­şen ve ay­nı za­man­da üre­tim güç­le­ri­nin ge­liş­me­si­ni et­ki­le­yen dü­şün­ce ve sa­nat da ön­le­ne­mez; ge­liş­me­si bel­li bir sü­re ön­le­ne­bi­lir bel­ki, fa­kat dur­du­ru­la­maz. Bas­kı al­tın­da­ki bi­ri­kim­ler gü­nün bi­rin­de ışı­ğa ka­vu­şur. Çün­kü dü­şün­ce ve sa­nat ala­nın­da­ki baş­lı­ca çe­liş­me­ler, kay­na­ğı­nı, do­ğay­la top­lum ara­sın­da­ki çe­liş­me­ler­den, top­lum­sal çe­liş­me­ler­den alır­lar. Do­ğa ile top­lum ara­sın­da­ki çe­liş­me­ler, ka­çı­nıl­maz ola­rak üre­tim güç­le­ri­ni, özel­lik­le de in­sa­nı te­orik ve pra­tik alan­lar­da ge­liş­ti­rir. Ve gi­de­rek, ge­li­şen üre­tim güç­le­riy­le çe­li­şen top­lum bi­çi­mi­nin par­ça­lan­ma­sı­nı mut­lak­laş­tı­ran bi­ri­kim­le­ri oluş­tu­rur.

Her top­lum bi­çi­mi, ken­di­ne öz­gü bir kül­tür ya­pı­sı­na sa­hip­tir. Her top­lum bi­çi­mi, ken­di­si­ni de­ğiş­ti­re­cek ve yok ede­cek güç­le­ri­ni ya­ra­tır. An­cak, üre­tim güç­le­riy­le üre­tim iliş­ki­le­ri­nin sü­rek­li uyu­mu­nu sağ­la­ya­bi­le­cek top­lum bi­çi­mi, ken­di için­de ge­rek­li de­ği­şim­le­ri uy­gu­la­ya­rak var­lı­ğı­nı sür­dü­re­bi­lir. Bu sı­nıf­sız top­lum­dur.

Ta­rih, bu­gü­ne dek beş top­lum bi­çi­mi ta­nı­mış­tır. Bu top­lum bi­çim­le­ri şun­lar­dır:
İl­kel ko­mü­nal top­lum.
Kö­le­ci top­lum.
Fe­odal top­lum.
Ka­pi­ta­list top­lum.
Sos­ya­list top­lum.

Her top­lum bi­çi­mi­ne öz­gü üre­tim güç­le­riy­le üre­tim iliş­ki­le­ri ara­sın­da­ki çe­liş­me­ler, bel­li bir sü­re uz­la­şır ni­te­lik­te­dir. Bu­na, üre­tim güç­le­riy­le üre­tim iliş­ki­le­ri ara­sın­da­ki uyum di­yo­ruz. Her top­lum bi­çi­mi­nin bel­li bir aşa­ma­sın­da, ge­li­şen üre­tim güç­le­riy­le, bu ge­liş­me­ye ar­tık uyum gös­te­re­mez ha­le ge­len üre­tim iliş­ki­le­ri ara­sın­da­ki çe­liş­me gi­de­rek uz­laş­maz ni­te­li­ğe dö­nü­şür. Dü­şün­ce­nin ve sa­na­tın ge­li­şi­mi, eko­no­mik ve top­lum­sal ge­liş­me­nin önün­de­ki en­gel­le­rin aşıl­ma­sı sü­re­cin­de, sı­nıf­lar ara­sı mü­ca­de­le açı­sın­dan de­ğer­len­di­ril­me­li­dir. Ge­li­şen güç­le­rin dü­şün­ce­si ve sa­na­tı, sı­nıf mü­ca­de­le­si­nin bi­rer un­sur­la­rı ola­rak ken­di iç­le­rin­de bir­bir­le­riy­le ve ken­di dış­la­rın­da sı­nıf düş­ma­nı güç­le­rin dü­şün­ce ve sa­na­tıy­la sa­va­şır. 
İl­kel ko­mü­nal üre­tim iliş­ki­le­ri, sı­nıf­laş­ma­yı do­ğu­ran üre­tim güç­le­ri­nin ge­li­şi­mi so­nu­cu par­ça­la­nır. Ye­ni üre­tim güç­le­ri­ne uy­gun dü­şen bir üre­tim bi­çi­mi olu­şur. Bu, ta­ri­hin ta­nı­dı­ğı ilk sı­nıf­lı top­lum olan kö­le­ci top­lum­dur. Kö­le­ci top­lum, il­kel ko­mü­nal top­lu­ma gö­re, da­ha ile­ri ve ge­rek­li bir top­lum bi­çi­mi­dir. Kö­le­ci top­lum­da, kö­le sa­hip­le­ri ve kö­le­ler sı­nı­fı, top­lum­sal ya­şa­mın te­me­li­dir. Kö­le sa­hip­le­ri, ken­di sı­nıf çı­kar­la­rı­nı ko­ru­mak, eko­no­mik ve top­lum­sal iliş­ki­le­ri­ni dü­zen­le­mek için bir gü­ce, bir ik­ti­dar gü­cü­ne ge­rek­sin­me du­yar­lar. Bu güç, sı­nıf­laş­ma ha­re­ke­tiy­le bir­lik­te, adım adım, en il­kel bi­çi­miy­le de ol­sa ken­di­ni do­ğur­muş olan dev­let­tir. Dev­le­tin gö­re­vi, ege­men­le­rin sı­nıf çı­kar­la­rı­nı ko­ru­mak için ya­sa­lar çı­kart­mak, ku­ral­lar koy­mak, ya­sak­lar ge­tir­mek ve uyum gös­ter­me­yen­le­ri, de­ği­şen oran­lar­da şu ya da bu bi­çim­de ce­za­lan­dır­mak­tır. Dev­let, sı­nıf bas­kı­sı­nın ifa­de­si olan şid­de­ti ve şid­de­tin or­gan­la­rı­nı ge­rek­li hal­ler­de iş­le­ten bir sı­nıf ay­gı­tı­dır. Sü­rek­li or­du ve bü­rok­ra­si, dev­le­tin iki ana un­su­ru­dur. Bu iki un­sur, özün­de şid­de­tin uy­gu­la­yı­cı­la­rı­dır­lar. Şid­de­tin ni­te­li­ği­ni, ege­men sı­nıf­la­rı teh­dit eden ey­lem ve dav­ra­nış­la­rın ni­te­li­ği, ege­men sı­nıf­la­rın güç­lü­lü­ğü­nün ve güç­süz­lü­ğü­nün ora­nı, ege­men sı­nıf­la­ra kar­şı ko­yan sı­nıf­la­rın güç­lü­lü­ğü­nün ve güç­süz­lü­ğü­nün oran­la­rı be­lir­ler. En açık bi­çi­miy­le, ege­men sı­nıf­la­rın şid­de­ti, ge­le­cek­le­ri ko­nu­sun­da­ki gü­ven­siz­lik­le­rin, kor­ku­la­rın ve güç­süz­lük­le­ri­nin ifa­de­si­dir. Bu, her top­lum bi­çi­min­de, de­ği­şen gö­rü­nüm ve bi­çim­ler­de, öz iti­ba­riy­le böy­le­dir. Şid­det uy­gu­la­ya­bil­mek, bir açı­dan da, güç­lü­lü­ğün ifa­de­si­dir. Bu güç­lü­lük ge­çi­ci­dir.

Ta­ri­hi sü­reç için­de bi­çim­len­me­si­ni ta­mam­la­yan sınf­laş­ma ha­re­ke­tiy­le bir­lik­te, dü­şün­ce, sa­nat ve kül­tür de sı­nıf özel­lik­le­ri­ni en ayır­de­di­ci bi­çim­le­riy­le ka­za­nır­lar. Sı­nıf­laş­ma ber­rak­laş­tık­ça sı­nıf dü­şün­ce­le­ri de ber­rak­la­şır. Çı­kar­la­rı çe­li­şen sı­nıf­la­rın dü­şün­ce­le­ri de bir­bir­le­riy­le çe­li­şir. Çe­liş­me­le­rin de­rin­leş­me­si, ege­men­le­rin şid­de­ti­ni ar­tı­rır. Sı­nıf­sal ya­sak­lar sı­nıf­lar­la bir­lik­te adım adım or­ta­ya çı­kar. Ya­sak ol­gu­su, ege­men sı­nıf­la­rın ezi­len sı­nıf­la­ra kar­şı ken­di­le­ri­ni ko­ru­mak için ge­tir­dik­le­ri, ya­sa­lar­la bes­le­nen, ko­ru­yu­cu ve ge­li­şe­ni ön­le­yi­ci, de­ği­şik ni­te­lik­te­ki şid­de­ti içe­ren ön­lem­ler bü­tü­nü­dür.

Kö­le­ci top­lum­da kö­le sa­hip­le­ri­nin dev­le­ti, kö­le­le­rin dü­şün­ce­si­ni ve sa­na­tı­nı; fe­odal top­lum­da fe­odal bey­le­rin dev­le­ti, serf­le­rin, iş­çi­le­rin; ve ge­li­şen bur­ju­va­zi­nin dev­le­ti, iş­çi­le­rin, köy­lü­le­rin ve ge­niş emek­çi kit­le­le­rin dü­şün­ce­le­ri ve sa­na­tı üze­rin­de bas­kı ku­rar. Em­per­ya­list bur­ju­va­zi­nin dev­le­ti, hem ken­di hal­kı, hem de bü­tün dün­ya­nın ezi­len halk­la­rı ve mil­let­le­ri üze­rin­de, ken­di­sin­den da­ha güç­süz ka­pi­ta­list ül­ke­ler üze­rin­de bas­kı kur­mak is­ter ve bu doğ­rul­tu­da iliş­ki­le­ri­ni dü­zen­ler. Bi­zim­ki gi­bi ya­rı sö­mür­ge bir ül­ke­de, bur­ju­va­zi­nin ve top­rak ağa­la­rı­nın dev­le­ti em­per­ya­liz­me ba­ğım­lı­dır. Bas­kı­sı, ken­di çı­kar­la­rıy­la bir­lik­te, em­per­ya­liz­min çı­kar­la­rı­nı da ko­ru­ma­yı amaç­lar. Çün­kü ken­di var­lı­ğı ile em­per­ya­liz­min var­lı­ğı ara­sın­da bin­ler­ce bağ var­dır.

Sos­ya­list top­lum­da da, iş­çi­le­rin köy­lü­le­rin de­mok­ra­tik dik­ta­tör­lü­ğü, bur­ju­va­zi­nin dü­şün­ce­si­ni ve sa­na­tı­nı bas­kı­ al­tın­da tu­tar. Sö­mü­rü dü­ze­ni­ni ye­ni­den hort­lat­mak is­te­yen her tür­lü gi­ri­şi­mi ezer.

Bu ara­da be­lir­til­me­si ge­re­ken bir nok­ta da, ken­di­ni sos­ya­list gös­te­ren, özün­de re­viz­yo­niz­min ik­ti­dar­da ol­du­ğu ül­ke­ler­deki dev­le­tin du­ru­mu­dur. Ora­lar­da da, re­viz­yo­nist bur­ju­va­zi­nin dik­ta­tör­lü­ğü, ge­niş emek­çi yı­ğın­lar üze­rin­de, her alan­da bas­kı­sı­nı uy­gu­lar.
An­la­şı­la­ca­ğı gi­bi, ya­sak ve şid­det bir­bi­ri­ni ta­mam­la­yan iki un­sur­dur. Bi­zim ko­nu edin­di­ği­miz ya­sak, sır­tı­nı bur­ju­va­zi­nin ve top­rak ağa­la­rı­nın “ya­sal” şid­de­ti­ne da­ya­yan ge­ri­ci ya­sak­tır. Şid­de­te da­yan­ma­yan ya­sak ge­çer­li bir ya­sak de­ğil­dir. İs­ter bur­ju­va, is­ter­se pro­le­ter ka­rak­ter­de ol­sun bu böy­le­dir. Top­lum­sal, dü­şün­sel, sa­nat­sal, si­ya­sal vb. her ey­lem, ege­men­le­re ge­tir­di­ği ve ge­ti­re­bi­le­ce­ği za­rar­lar öl­çü­sün­de şid­de­ti içe­ren bir ya­sak­la kar­şı­la­şır. Ya­sa­ğa uyul­ma­ma­sı ha­lin­de, ey­le­min ni­te­li­ği­ne gö­re, şid­det şu ya da bu bi­çim­le­riy­le ken­di­ni gös­te­rir. Ya­sa­ğı ve şid­de­ti bir­lik­te ele al­mak ge­rek­ti­ği için, ya­sak­la­ra kar­şı di­re­nir­ken ve ya­sak­la­rı aş­ma­ya, ge­çer­siz kıl­ma­ya yö­ne­lir­ken, ya­sak­la­ra te­ka­bül eden şid­de­ti de gö­ze al­mak ge­re­kir. Ya­sa­ğın ar­dın­da­ki şid­det gö­ze alın­ma­dan, şid­de­tin tah­ri­ba­tı­na kar­şı ha­zır­lık­lı olun­ma­dan ya­sak­lar aşı­la­maz. Şid­de­ti gö­ze alan, ge­rek­li di­sip­lin, bi­linç ve ör­güt­len­me ha­zır­lık­la­rı­nı da yap­mak zo­run­da­dır. Şid­de­ti gö­ze alan, ya­sa­ğı şu ya da bu oran­da ge­çer­siz kı­lar. Ya da şid­de­ti gö­ze ala­ma­yan ya­sak kar­şı­sın­da bo­yun eğer, tes­lim olur. Bu­gün bel­li de­mok­ra­tik ve si­ya­si hak­lar ka­za­nıl­mış­sa, bu, bin­ler­ce de­mok­ra­si sa­vaş­çı­sı­nın çe­şit­li bas­kı­la­rı gö­ğüs­le­me­si, iş­ken­ce­le­ri yi­ğit­çe aş­ma­sı­nın so­nu­cu­dur. Ka­za­nıl­mış her mev­zi­de kan ve acı var­dır. Ve bir bü­tün ola­rak ge­li­şen sı­nıf güç­le­ri, baş­ta pro­le­tar­ya ol­mak üze­re, bu­gün­kü de­mok­ra­tik ve si­ya­si hak­la­rın ya­ra­tı­cı­la­rı­dır.

Ya­sa­ğın bir bi­çi­mi olan san­sü­rü ele ala­lım. San­sür ne­dir? Ka­ba­ca ele alır­sak san­sür, bir ele­me, ayık­la­ma, bu­da­ma ha­re­ke­ti­dir ve dü­şün­ce­yi, dü­şün­ce­nin so­mut­laş­mış ha­li olan sa­nat eser­le­ri­ni, özel­lik­le de si­ne­ma sa­na­tı­nı, ege­men sı­nıf­la­rın ka­bul ede­bi­le­ce­ği bir ha­le ge­tir­mek­le yü­küm­lü­dür. Ya­ni ege­men sı­nıf­lar için si­ne­ma sa­na­tı­nı za­rar­sız ha­le ge­tir­mek­tir. Ya­sak­lar ve san­sür iç içe­dir. San­sür ya­sa­ğın özel bir uy­gu­la­nış bi­çi­mi­dir. Fa­kat top­ye­kün ya­sa­ğı ifa­de et­mez. Kıs­mi ya­sak sa­yı­lır. An­cak san­sür, ya­ni kıs­mi ya­sak, bir sa­nat ürü­nü kar­şı­sın­da ça­re­siz ka­lır­sa ge­nel ya­sa­ğa baş­vu­rur.

Ör­nek­ler­le açık­la­ya­lım: San­sür, bir fil­min bel­li bö­lüm­le­ri­ni sa­kın­ca­lı gö­rür, o bö­lüm­le­ri ke­ser. Ya­ni sa­de­ce bel­li bö­lüm­le­rin, sa­kın­ca­lı bö­lüm­le­rin gös­te­ril­me­si­ni ya­sak­lar. Kes­me ve bu­da­ma iş­le­mi fil­mi ege­men­ler için za­rar­sız ha­le ge­ti­re­bi­lir­se, ora­da ser­gi­le­nen şey­ler ege­men­ler için ka­bul edi­le­bi­lir du­ru­ma ge­ti­ri­le­bi­lir­se, film, ku­şa dön­müş bi­çi­miy­le de ol­sa san­sür­den çı­kar. Kes­me ve bu­da­ma iş­le­mi ye­ter­siz ka­lır­sa, ya­pı­la­cak iş, fil­mi top­tan ya­sak­la­mak­tır.

Bura­da önem­li olan nok­ta, ge­nel an­la­mıy­la ya­sak­la­rın önün­de eğil­me­mek ol­mak­la bir­lik­te, ki­mi za­man bi­linç­li bir tu­tum­la ya­sa­lar­la sı­nır­lan­mış ya­sak du­var­la­rı arka­sın­da da, he­de­fi ya­sa­ğı par­ça­la­mak olan bi­ri­kim­le­rin ya­ra­tıl­ma­sı için her alan­da ça­lış­ma­nın ge­rek­ti­ği­dir. Ya­ni tek ba­şı­na şid­de­ti hi­çe sa­ya­rak, ya­sa­ğı çiğ­ne­ye­rek ça­lış­mak ya da tek ba­şı­na ya­sak­la­ra rı­za gös­te­rip, ya­sal sı­nır­lar için­de bo­ğul­mak yan­lış olur. Ya­sal sı­nır­lar için­de ça­lış­mak, özün­de ya­sak­la­rı par­ça­la­ya­cak bi­ri­kim­le­rin ya­ra­tıl­ma­sı­na hiz­met et­ti­ği müd­det­ce olum­lu ve ge­rek­li­dir; vaz­ge­çil­mez­dir. Ya­sal sı­nır­lar, as­lın­da mü­ca­de­le­ye ka­za­nıl­mış alan­lar­dır ve bu alan­lar­da ça­lış­ma­yı red­det­mek, kü­çüm­se­mek, bu ola­nak­la­rı son ker­te­si­ne ka­dar kul­lan­ma­mak “sol”cu­luk­tur, ke­sin­lik­le yan­lış­tır. Böy­le­si­ne bir ta­vır, geç­mi­şin mü­ca­de­le­si­ni hi­çe say­mak­tır, geç­mi­şin olum­lu mi­ras­la­rı­na sa­hip çık­ma­mak­tır.

Çe­liş­me, şey­le­rin do­ğa­sın­da va­ro­lan ev­ren­sel bir şey­dir. Her şey, zıt­la­rın mü­ca­de­le­si­ni ve bir­li­ği­ni içe­rir. Çe­liş­me­le­rin te­mel ya­sa­sı bu­dur. Ya­sak ve ya­sa­ğa kar­şı mü­ca­de­le, özün­de sı­nıf mü­ca­de­le­si de­mek­tir. Sı­nıf­lı top­lum­lar­da sı­nıf mü­ca­de­le­si ev­ren­sel ve mut­lak­tır. Sı­nıf­lı top­lum­lar­da sı­nıf­lar bü­tün ola­nak­la­rı ve çe­şit­li ni­te­lik­te­ki mü­ca­de­le or­gan­la­rıy­la kar­şı kar­şı­ya ge­lir­ler. Ve ha­ya­tın her ala­nın­da, hiç dur­mak­sı­zın sa­va­şır­lar. Sa­nat ve dü­şün­ce alan­la­rı da, sı­nıf­sal sa­vaş alan­la­rı­nın ay­rıl­maz bir par­ça­sı­dır.

Ül­ke­miz­de, emek­çi kit­le­le­rin eko­no­mik, de­mok­ra­tik, top­lum­sal ve si­ya­sal ta­lep­le­ri­ni içe­ren mü­ca­de­le­le­ri çe­şit­li ni­te­lik­te res­mi ve res­mi ol­ma­yan ge­ri­ci bas­kı­lar­la ezil­mek, en­gel­len­mek is­ten­mek­te­dir. Emek­çi yı­ğın­la­rın mü­ca­de­le­si­ne omuz ve­ren, bu mü­ca­de­le­nin ürü­nü ile­ri­ci, dev­rim­ci, kül­tür, sa­nat ve dü­şün­ce akım­la­rı da, kuş­ku­suz ge­ri­ci bas­kı­lar­la kar­şı­la­şa­cak, en­gel­len­mek is­te­ne­cek­tir. İş­te san­sür, sı­nıf mü­ca­de­le­si­nin ege­men sı­nıf­lar sa­fın­da gö­rev ya­pan bir kurum olarak özün­de fa­şist bir bas­kı ve yıl­dır­ma ara­cı­dır.

San­sür ve ya­sak­lar­la ara­mız­da­ki çe­liş­me, sı­nıf­sal bir çe­liş­me­dir. Bu çe­liş­me, em­per­ya­liz­me ba­ğım­lı iş­bir­lik­çi bur­ju­va­zi ve top­rak ağa­la­rı­nın si­ya­si ik­ti­da­rı ile emek­çi halk yı­ğın­la­rı ara­sın­da­ki çe­liş­me­nin, ile­ri­ci ve dev­rim­ci sa­nat ile dev­le­tin ge­ri­ci fa­şist­ yön­tem ve araç­la­rı ara­sın­da­ki çe­liş­me­nin, si­ne­ma pla­nı­na yan­sı­yan bi­çi­mi­dir. San­sü­rün ni­te­li­ği­ni de­ğiş­tir­mek ve emek­çi­ler çı­ka­rı­na gi­de­rek or­ta­dan kal­dır­mak, san­sü­rün bir dev­let or­ga­nı ol­ma­sı he­sa­bıy­la, an­cak dev­le­tin ni­te­li­ği­nin de­ğiş­ti­ril­me­siy­le müm­kün­dür. San­sü­rün ­git­tik­çe ağır­laş­ma­sı, as­lın­da ge­ri­ci bur­ju­va ve top­rak ağa­la­rı dev­le­ti­nin, an­ti de­mok­ra­tik bur­ju­va dik­ta­tör­lü­ğü­nün, fa­şist dik­ta­tör­lük dev­le­ti bi­çi­mi­ne dö­nüş­tü­rül­me­si ça­ba­la­rı­nı ifa­de eder. Bu, ka­za­nıl­mış bir­ta­kım hak­la­rın gas­pe­dil­me­si­dir. Dev­le­tin ni­te­li­ği­ni de­ğiş­tir­me­den, dev­le­tin ni­te­li­ği­ne do­kun­ma­dan, tek ba­şı­na san­sü­rü de­ğiş­tir­me­yi dü­şün­mek, bu ko­nu­da ha­yal­ler yay­mak ap­tal­lı­ğın öte­sin­de hal­kı al­dat­mak­tır. En kan­lı fa­şist dik­ta­tör­lük­ler­de bi­le, ne den­li zor olur­sa ol­sun, ya­sa­dı­şı mü­ca­de­le­nin ya­nı sı­ra ku­şa dön­dü­rül­müş bi­çi­miy­le de ol­sa ya­sal ola­nak­lar­dan ya­rar­lan­mak ve gas­pe­dil­miş hak­la­rı ge­ri al­mak için mü­ca­de­le edil­me­li­dir. Bu mü­ca­de­le, fa­şiz­min te­mel­le­ri­ni yık­mak için ge­rek­li bi­ri­kim­ler ya­ra­tır. Fa­kat dev­let yet­ki­li­le­rin­den bu ko­nu­da şe­fa­at bek­le­mek, on­la­rın “iyi ni­yet” gös­te­ri­le­ri­ne al­dan­mak yan­lış olur. Bu ne­den­le san­sü­re kar­şı mü­ca­de­le ile anti de­mok­ra­tik ge­ri­ci bur­ju­va dik­ta­tör­lü­ğü­ne kar­şı mü­ca­de­le bir­leş­ti­ril­me­li­dir. An­ti de­mok­ra­tik bur­ju­va dik­ta­tör­lü­ğü­ne kar­şı mü­ca­de­le ve­ren sı­nıf güç­le­ri ara­sı­na biz­zat ka­tıl­ma­dan san­sü­re kar­şı ba­şa­rı el­de edi­le­mez.
So­nuç­ta dü­şün­ce­le­ri­mi şöy­le özet­le­ye­bi­li­rim: Dü­şün­ce, in­san ira­de­sin­den ba­ğım­sız do­ğal ve top­lum­sal çe­liş­me­le­rin ürü­nü­dür. Do­ğa-in­san, top­lum-in­san, sı­nıf-sı­nıf iliş­ki­le­ri va­rol­duk­ça, bu iliş­ki­ler­den kay­nak­la­nan çe­liş­me­ler, bu çe­liş­me­le­rin ürü­nü olan dü­şün­ce­ler de var ola­cak­tır. Ön­lem­ler­le, bas­kı­lar­la çe­liş­me­ler en­gel­le­ne­me­ye­ce­ği­ne, yo­k e­di­le­me­ye­ce­ği­ne gö­re, dü­şün­ce­ler ve dü­şün­ce­le­rin ge­liş­me­le­ri de en­gel­le­ne­mez­ler. Ge­li­şen üre­tim güç­le­ri, ge­liş­me­le­ri­nin önün­de bir en­gel olan üre­tim iliş­ki­le­ri­ni par­ça­la­ya­cak­tır. Bu­na bağ­lı ola­rak, ge­li­şen üre­tim güç­le­ri­ne te­ka­bul eden dü­şün­ce­ler ve sa­nat ey­lem­le­ri de ön­le­rin­de­ki ya­sak du­var­la­rı­nı par­ça­la­ya­cak­tır. Par­ça­la­ma iş­le­mi, ile­ri ve dev­rim­ci dü­şün­ce­le­rin kit­le­le­ri ör­güt­lü ola­rak ha­re­ke­te ge­çir­me­siy­le, on­la­rı, mad­di bir güç ha­li­ne dö­nüş­tür­me­siy­le müm­kün­dür. Bu ne­den­le, dev­rim­ci dü­şün­ce, do­ğa­sı ge­re­ği, çe­şit­li araç­lar­la kit­le­le­re ulaş­ma ta­ri­hi gör­evi­ni ye­ri­ne ge­ti­rir­ken ya­sak ta­nı­maz. Ya­sa­ğı il­ke ola­rak ka­bul et­mek, ona uy­mak, tes­li­mi­yet­tir. Ya­sa­ğa rı­za gös­te­ren ki­şi­ler ola­bi­lir; bu, ge­li­şen dü­şün­ce­nin ya­sa­ğı ta­nı­ma­sı ve önün­de eğil­me­si an­la­mı­na gel­mez. Bu, ki­şi­le­rin sı­nıf ni­te­lik­le­rin­den, bi­linç dü­zey­le­rin­den, de­ney ek­sik­lik­le­rin­den ge­len ki­şi­sel za­af­tır. Dev­rim­ci dü­şün­ce za­af­la uz­laş­maz, za­afın ni­te­li­ği­ni kav­rar, onun­la mü­ca­de­le eder. Ge­çi­ci bir sü­re, ya­sak sı­nır­la­rı için­de ya­sal ey­le­mi­ni bi­linç­le sür­dü­re­bi­lir, fa­kat ken­di­ni ta­şı­ya­cak, ko­ru­ya­cak ve ge­liş­ti­re­cek in­san un­su­ru­nu ya­ra­ta­rak, kit­le­le­re ma­lo­la­rak en­gel­le­ri aşar. Ya­sak­lar, an­cak çiğ­ne­ne­rek aşı­la­bi­lir. Bu­gü­ne dek de böy­le ol­muş­tur.
Dev­rim­ci dü­şün­ce­nin ve sa­na­tın ya­sak kar­şı­sın­da­ki tav­rı, tes­li­mi­yet­çi de­ğil, çiğ­ne­mek bi­çi­min­de ol­ma­lı­dır. Akar su yo­lu­nu bu­lur. Önün­de­ki en­gel­le­ri aşar, dağ­la­rı de­ler, de­ni­ze ula­şır.

Dev­rim­ci sa­nat ve dü­şün­ce­nin ya­sak kar­şı­sın­da­ki do­ğal tav­rı bu­dur.

1 Ey­lül 1977’de ka­le­me alı­nan bu ya­zı, Güney’in 5. sa­yı­sın­da ya­yın­lan­dı.

6 Kasım 2011 Pazar

Yilmaz Guney Biography


Yılmaz Güney was born in 1937 in the Yenice county of Adana. His father was a Zaza from Siverek, and his mother was a Kurd from Varto, Turkey. He described himself as an "assimilated Kurd".[4] His parents migrated to Adana to work as cotton field laborers. As a result of his family background young Yılmaz grew among the working class poor, which formed a strong background for his future works which generally focused on a realistic portrayal of down and out people in Turkey. Güney studied law and economics at the universities in Ankara and Istanbul, but by the age of 21 he found himself actively involved in film-making. As Yeşilçam, the Turkish studio system, grew in strength, a handful of directors, including Atıf Yılmaz, began to use the cinema as a means of addressing the problems of the people. Mostly, state-sanctioned melodramas, war films and play adaptations had previously played in Turkish theaters, but these new filmmakers began to fill the screens with more artistic, personal and relevant pictures of Turkish/Kurdish life. Yılmaz Güney was the most popular name to emerge from the Young Turkish Cinema, a gruff-looking young actor who earned the moniker "Çirkin Kral," ("the Ugly King") or (pasha nashrin) in Kurdish. After working as an apprentice screenwriter for and assistant to Atıf Yılmaz, Güney soon began appearing in as many as 20 films a year and became Turkey's most popular actor.
Although the early 1960s brought problems for freedom to Turkey, Güney was imprisoned in 1961 for 18 months for publishing a "communist" novel. The country's political situation and Güney's relationship with the authorities only became more tense in the ensuing years. Not content with his star status atop the Turkey's film industry, Güney began directing his own pictures in 1965. By 1968 he had formed his own production company, Güney Filmcilik. Over the next few years, the titles of his films mirrored the feelings of the people of Turkey: Umut (Hope, 1970); Ağıt (Elegy, 1972); Acı (Pain, 1971); The Hopeless (1971).
After 1972, however, Güney would spend most of his life in prison. Arrested for harboring anarchist students, Güney was jailed during preproduction of Zavallılar (The Miserable, 1975), and before completing Endişe (Worry, 1974), which was finished in 1974 by Güney's assistant, Şerif Gören. This was a cherished role that Gören would repeat over the next dozen years, directing several scripts that Güney wrote laboriously while behind bars.
Released from prison in 1974 as part of a general amnesty, Güney was re-arrested that same year for shooting a judge Sefa Mutlu, the public prosecutor of Yumurtalık district in Adana Province, to death in a night club as a result of a drunken row[5] and given a prison sentence of 19 years. During this stretch of incarceration, his most successful screenplays were Sürü (The Herd, 1978) and Düşman (The Enemy, 1979), both directed by Zeki Ökten. Düşman won an Honourable Mention at the 30th Berlin International Film Festival in 1980.[6]
"The Herd, in fact, is the history of the Kurdish people, but I could not even use the Kurdish language in this film; if we had used Kurdish, all those who took part in this film would have been sent to jail..." Güney said in his last interview with journalist Chris Kutschera.
After escaping from prison in 1981 and fleeing to France, Güney won the Palme d'Or at the 1982 Cannes Film Festival for his film Yol, whose director in the field was once again Şerif Gören. It was not until 1983 that Güney resumed directing, telling a brutal tale of imprisoned children in his final film, Duvar (The Wall, 1983), made in France with the cooperation of the French government.


Actor


Zavallılar (1975)
Arkadaş/' (1974)
Endişe (1974)
Ağıt (1972)
Sahtekar (1972)
Baba (1971)
Çirkin ve Cesur (1971)
İbret (1971)
Kaçaklar (1971)
Namus ve Silah (1971)
Umutsuzlar (1971)
Vurguncular (1971)
Canlı Hedef (1970)
Çifte Yürekli (1970)
İmzam Kanla Yazılır (1970)
Kanımın Son Damlasına Kadar (1970)
Onu Allah Affetsin (1970)
Piyade Osman (1970)
Sevgili Muhafızım (1970)
Şeytan Kayaları (1970)
Son Kızgın Adam (1970)
Umut (1970)
Yedi Belalılar (1970)
Zeyno (1970)
Aç Kurtlar (1969)
Belanın Yedi Türlüsü (1969)
Bin Defa Ölürüm (1969)
Bir Çirkin Adam (1969)
Çifte Tabancalı Kabadayı (1969)
Güney Ölüm Saçıyor (1969)
Kan Su Gibi Akacak (1969)
Kurşunların Kanunu (1969)
Aslan Bey(1968)
Azrail Benim (1968)
Beyoğlu Canavarı (1968)
Can Pazarı (1968)
Kardeşim Benim (1968)
Kargacı Halil (1968)
Marmara Hasan (1968)
Öldürmek Hakkımdır (1968)
Pire Nuri (1968)
Seyyit Han (1968)
At hırsızı Banus (1967)
Balatlı Arif (1967)
Bana Kurşun İşlemez (1967)
Benim Adım Kerim (1967)
Büyük Cellatlar (1967)
Çirkin Kral Affetmez (1967)
Eşkiya Celladı (1967)
İnce Cumali (1967)
Kızılırmak-Karakoyun (1967)
Kozanoğlu (1967)
Kuduz Recep (1967)
Kurbanlık Katil (1967)
Şeytanın Oğlu (1967)
Anası Yiğit Doğurmuş (1966)
Arslanların Dönüşü (1966)
At Avrat Silah (1966)
Bomba Kemal (1966)
Çirkin Kral (1966)
Esrefpaşalı (1966)
Hudutların Kanunu (1966)
Kibar Haydut (1966)
Kovboy Ali (1966)
Silahların Kanunu (1966
Tilki Selim (1966)
Ve Silahlara Veda (1966)
Yedi Dağın Aslanı (1966)
Yiğit Yaralı ÖlÜr (1966)
Ben Öldükçe Yaşarım (1965)
Beyaz Atlı Adam (1965)
Dağların Oğlu (1965)
Davudo (1965)
Gönül Kuşu (1965)
Haracıma Dokunma (1965)
Kahreden Kurşun (1965)
Kan Gövdeyi Götürdü (1965)
Kanlı Buğday (1965)
Kasımpaşalı (1965)
Kasımpaşalı Recep (1965)
Konyakçı (1965)
Korkusuzlar (1965)
Krallar Kralı (1965)
Sayılı Kabadayılar (1965)
Silaha Yeminliydim (1965)
Sokakta Kan Vardı (1965)
Tehlikeli Adam (1965)
Torpido Yılmaz (1965)
Üçünüzü de Mıhlarım (1965)
Yaralı Kartal (1965)
Halime'den Mektup Var (1964)
Her Gün Ölmektense (1964)
Kamalı Zeybek (1964)
Kara Şahin (1964)
Kocaoğlan (1964)
Koçero (1964)
Mor Defter (1964)
On korkusuz Adam (1964)
Prangasız Mahkumlar (1964)
Zımba Gibi Delikanlı (1964)
İkisi de Cesurdu (1963)
Dolandırıcılar Şahı (1961)
Tatlı Bela (1961)
Tütün Zamanı (1959)
Alageyik (1958)
Bu Vatanın Çocukları (1958)

Director

Duvar (1983)
Yol (1982)
Düşman (1979)
Sürü (1978)
Zavallılar (1975)
Arkadaş (1974) ([1])
Endişe (1974)
Ağıt (1972)
Acı (1971)
Baba (1971) ([2])
İbret (1971)
Kaçaklar (1971)
Umutsuzlar (1971)
Vurguncular (1971)
Yarın Son Gündür (1971)
Canlı Hedef (1970)
Piyade Osman (1970)
Umut (1970)
Aç Kurtlar (1969)
Bir Çirkin Adam (1969)
Pire Nuri (1968)
Seyyit Han (1968)
Bana Kurşun İşlemez (1967)
Benim Adım Kerim (1967)
At Avrat Silah (1966)